Showing posts with label hamilelik. Show all posts
Showing posts with label hamilelik. Show all posts

Wednesday, April 6, 2011

tarihte bugün :: 6 nisan 2010

geçen sene bugün ultrasonda bebeğimin kız olduğunu görmüştüm. doktora "kız bu"  dediğimde, "sizi anlıyorum, bir oğlunuz var ve bu sefer kızınız olmasını istiyorsunuz ama bugün bunu söylemek için erken. 16. hafta randevusunda kesin konuşuruz. hem bir şans verin bebeğinize, erkektir belki de." demişti. 12 haftalık hamileydim ve ekranda gördüklerimden sonra bebeğimin kız olduğundan emindim. cem'in cinsiyetini de doktor söylemeden önce görmüştüm.

muayenenin son 5 dakikasında doktor bize bir şey söylemeden bebeğin cinsiyetini görmeye çalışmıştı ve biz odadan çıkmadan evvel gönülsüzce "gerçekten bir şey görünmüyor -'erkek olduğuna dair' demek istiyor- ama dikkat edin ben kız demedim. kesin cinsiyeti 16. haftadan önce söylememek benim prensibim. kız diyebilmek için 3 çizgiyi görmemiz lazım." demişti.
işte bebeğin kız olduğunun ispatı 3 çizgili ultrason görüntüsü. kaynak için tık

prensip sahibi doktorla prensiplerimiz uyuşmadığı için doğuma kadar devam etmemiz mümkün olamadıysa da, 30 nisan'daki 16. hafta randevusunda bize bebeğin kız olduğunu söyleyen o olmuştu. hoş, o söyleyene kadar ben bir kez daha görmüştüm kızım olacağını. doktorlar ultrasonda cinsiyetten önce daha önemli yerlere odaklanırken ben anlama ihtimalim olan tek şeye, cinsiyete bakıyordum.
bakalım başka bir gebelik daha bekliyor mu beni yoksa ikincisi sonuncusu muydu? her ne olursa olsun, geçen sene bugün hayatımın en mutlu günlerinden biriydi.

Thursday, December 9, 2010

emzirme yastığı

iki bebeğimde de çok kullandım emzirme yastığını, hala da kullanıyorum. rüya ve cem'den başka arkadaşlarımın çocukları efe, defne ve deniz de doğdukları zaman bu yastığa baş koydular. ürünün doğumdan sonraki ilk haftalarında günün büyük bölümünü emerek geçiren bebekler ve anneleri için faydalı bir icat olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz.


emzirme yastığı, emzirirken koltukla bütünleştiğim günlerde beni kol ve bilek ağrısından kurtardı, bebeklerim için rahat, yumuşak bir zemin sağladı. bu yastık sayesinde emzirirken okuyabiliyorum, film izleyebiliyorum hatta rüya emerken uyuyakaldığında yerimden kalkmama gerek kalmadan filme ya da kitaba devam edebiliyorum. böylece yatağa koyduğum anda gözünün açılması riskine girmeden filmi sonuna kadar izlemiş oluyorum :) ayrıca yastığı, bebeğin sırtını orta kısma yerleştirip hafif dikleştirerek yatırmak için kullanmak da mümkün. bebeğiniz oturmaya başladıysa, dengesini kaybettiğinde düşmemesi için onu C şeklindeki yastığın ortasına oturtup kenarları düşmesini engellemek için de kullanabilirsiniz. bizdeki yastık 5 bebek ve anneleri tarafından tepe tepe kullanıldığına göre yeni annelere ve bebek bekleyenlere rahatlıkla önerebilirim bu ürünü.

Wednesday, October 27, 2010

eski istanbul'da doğum adetleri


rüya bugün bir aylık oldu. günler emzirmekle geçiyor. saatler süren emzirme seansları sırasında film izliyorum ya da bir şeyler okuyorum. geçen gün lohusalık ile ilgili eski istanbul adetlerini merak edip istanbul ansiklopedisi'ne baktım. ne de olsa önümüzdeki 10 gün boyunca ben de hala lohusayım. lohusa, ilginç bir sözcük. ne diyordum, doğum adetleri başlığında aradığımı buldum. meraklısı için eski istanbul'da doğum ve lohusalık adetlerini iki bölüm halinde bloga ekleyeceğim.


bugün ilk bölüm: doğum. 

"Çocuk geleneksel Türk toplumlarında soyun ve ocağın devamlılığı için çok önemli bir unsur olmuştur. İstanbul'da da evlendikten az zaman sonra çocuğu olmayan kadın, kocası ve ailesi için endişe nedeniydi.


Eski İstanbul ailesinde gebe kadın, gebeliğin 40. gününden itibaren portakal, limon, sirke gibi ekşi şeylere, kuru ve yaş meyvelere, tatlı ve şekerlemeye düşkün olduğu için istekleri yerine getirilmeye çalışılır; ekşi ya da tatlı yemesine bakılarak çocuğun cinsiyeti tayin edilmeye çalışılırdı. "ye tatlıyı doğur atlıyı, ye ekşiyi doğur Ayşe'yi" sözü, tatlı yiyen kadının erkek, ekşi yiyenin kız doğuracağı inancını yansıtmaktadır. (rüya'ya hamileliğimde ben de hiç tatlı yiyemedim, ekşiye düşkündüm.) Çocuğun erkek olduğunu tahmin için gebenin fiziksel durumu da önemlidir. Erkek çocuk gebelikten 3 ay sonra hareket eder. Ağırlık ve hareket kadının sağ tarafındadır. Gebenin karnı yuvarlaktır. Kaşları ve kirpikleri dökülmesine rağmen gebenin güzelleştiği inancı vardır. Sütü beyaz olur ve süt ilkin sağ memesinden gelir. Bu gelişmelerin tersi olursa bebeğin kız olacağına inanılırdı. Eskiden İstanbul'da halk arasında erkek ayının ödü ile safra karıştırılıp içildiği takdirde çocuğun erkek olacağına dair bir inanış tespit edilmiştir. Gebenin oturduğu odaya iki minder konulur; birinin altına makas, diğerine bıçak ya da çakı konulur; kadın bilmeden makasın olduğu minderin üzerine oturursa kızı, çakı ya da bıçağın olduğu minderin üzerine oturursa oğlu olacağına inanılırdı.


Gebelik süresiyle birlikte doğum hazırlıkları da başlamaktadır. Eski İstanbul'da doğumu yaptıracak ebe bulunması önemli bir konuydu. Her ailenin güvenini kazanmış; tanıdık, bildik, sır saklayan bir ebe kadın vardı. Doğum evde gerçekleşirdi. Cumhuriyetten sonra daha çok hastanelerde doğum yapıldığı görülmektedir. Gebeliğin 6. ayından itibaren doğacak çocuğun takımları "kundak takımı" adı altında hazırlanır. Tülbent ya da ipekten önü açık bir gömlekle takkeden; pamuklu ve yukarısı geniş, altı dar etek bezinden, yumuşak tülbentten yapılmış sargı bezlerinden; yazma yemeni, duvak ve nazarlıkla ipek ya da patiskadan sade, işlemeli bir kundaktan oluşan takımın doğumdan önce hazırlanmış olması şarttı. Doğumu yaptırması kararlaştırılan ebe hanım son üç aya girildiğinde herhangi bir gün eve çağrılır, besmeleyle ve dualarla hazırlanan takım, kundağın içine yerleştirilirdi. Kundağın içine çöreotu serpilmesi, ayrı bir bohçaya konulduktan sonra kıbleye karşı asılması, üstüne de kese içinde bir Kuran konulması çok eski bir adetti.


Ebe doğum gününü aşağı yukarı tahmin ederek yakın bir günde doğum iskemlesini bu eve gönderirdi. Bu, kolay bir doğum için kullanılan ve koltuğa benzeyen bir iskemle olup bugün terk edilmiş eski bir araçtır. Gebede ilk sancılar başlayınca ebeye haber verilirdi. Ebe gerekli önlemleri alır, ilaçları hazır ederdi.

Doğum zorlaşırsa iki kişi gebe kadının kollarına girerek odada gezdirirlerdi. Ayrıca kocasının avcundan su içirilip "helallik" istenmesi de bir gelenekti. Doğumu kolaylaştırmak için kavun yedirilip et suyu içirildiği de olurdu. Doğum gerçekleştiği sırada ebe tekbir almaya, kelime-i şahadet getirmeye başlayarak etrafındakilere haber verir, orada bulunanlar da iştirak ederlerdi. Doğumun ardından "son" ya da "eş" denilen plasentanın gelmesi beklenirdi. Ebe eşin gelmesiyle çocuğun göbeğini karından itibaren bir karış uzunlukta keser ve göbek adını koyardı. Bu uzunluk çocuğun sesinin gür ve güzel olması için konurdu. Göbek bağının kesilen kısmı cami ya da okul duvarına sokulurdu. Göbeğin kesilmesinin ardından çocuk evvelce hazırlanmış su ile yıkanır, tatlı dilli olması için ağzına şeker sürülürdü. Ebe, çocuğu aile fertlerinin her birinin kucağına vererek bahşiş almayı ihmal etmezdi. Yıkanıp kundaklanan çocuğun yüzüne biri beyaz, diğeri yeşil iki duvak örtülmekte, kundağına incili nazarlık takılıp başucuna Kuran asılmaktaydı."


kaynak: istanbul ansiklopedisi, cilt 3, doğum adetleri, sf. 82/83

Thursday, October 7, 2010

aile yatağı

çağlar boyu sürmez. anlıktır ve bunlar en mutlu dakikalardır.

yogi bhajan


iki hamileliğimde de okuduğum ve sevdiğim bir kitabın bebekle beraber uyumakla ilgili bölümünden:

...

bebeğinizin süslü karyolalara ya da bebek odasına ihtiyacı yok, o bunu istemiyor, onun tek ihtiyacı ya da isteği size fiziksel anlamda yakın olmak. yavru kangurunun ihtiyacı nasıl annesinin kesesi ise, bebeğiniz de sizin yakınlığınızla büyüyecektir. bir bebeğin ihtiyaçlarını oyuncak mağazasına giderek ya da şehirdeki en süslü puseti satın alarak gideremezsiniz. sadece şu iki D'yi hatırlayın: Dokunmak ve Duyarlılık. (...) çoğu ülkede bebekler annelerinin üstünde ya da sırtındadır.

...

dünyanın pek çok yerinde anne ve babalar bebekleriyle aynı yatakta uyur. bebek uyandığında anne uyanır, emmek istediğinde emzirir. ama biz burada yöntemlere bağlıyız. bu kitapları bize, çocuğun ağlamasına izin vermek gibi "planlar" önermesi için okuyoruz. anneler alt üst olmuş bir halde bana geliyorlar ve "bebeğim gece boyunca uyusun istiyorum ama ağlatmaya kıyamıyorum." diyorlar. evet kıymayın. onu kucağınıza alıp emzirin!

yeni annelerin edindiği bu bilgiler, bebeği kendi yaşamlarına uydurmaya çalışmakla ilgili. yapmanız gereken ve yapmaktan zevk alacağınız şey, bebek, anne ve baba yani hepiniz için yeni bir yaşam yaratmak. bir sene içinde bebeğiniz konuşuyor, yürüyor olacak ve yaşamı boyunca hep sizden biraz daha, biraz daha öteye yürüyecek. bebeğinizle geçirdiğiniz hamilelik ve ilk sene bir daha asla geri gelmeyecek. lütfen bu süreyi düzenlemeye ve sıradanlaştırmaya uğraşmayın. bunu planlamaya çabalamayın. söylemek istediğim şey daha az karmaşık bir hayata gereksinim duyduğunuz. sadeleştirin ve basitleştirin. fedakarlık ve özveri. bu değerli dakikaları yaşayın.

...

kendinizi sizi hedefleyen pazardan çekip içinize ve bebeğinizin kalbine yönelmeniz çok mantıklı. bu küçük ruhun neye ihtiyacı var? bütün bebeklerin değil, sadece bu bebeğin. sezgilerinize ve bilgeliğinize, kendi bilgilerinize ve kim olduğunuza odaklanın. siz bebeğinizi, o da sizi seçti. bu harikulade bir ilişki.

(sf.217-220)


Yatıyoruz,
burunlarımız birbirine değerek
Ve ben ciğerlerimi
Senin uykudaki soluğunla dolduruyorum.



konuyla ilgili link:

Friday, September 24, 2010

annemi öldürdüm

içimden sürekli gezmek, gece dışarı çıkmak, misafir ağırlamak, sinemaya gitmek, arkadaşlarla buluşmak vs. geliyor. gücümü toplayabildiğim günlerde en bol kıyafetlerimi giyip çıkıyorum, insanların "allah bir avazda kurtarsın", "amanın, bu geliyorum diyor.", "doğum yakın mı?" laflarından bu bol kıyafetler sayesinde kaçabilirim sanıyorum ama belli ki artık gizlenecek halim kalmamış. aslında rahatsız olduğumdan değil hatta biraz ilgiye aç bile hissediyorum kendimi, o yüzden sokaktaki insandan gelen bu ilgiye de razıyım. sadece "bu halde sokaklarda işin ne?" gibi bir imadan çekiniyorum galiba, bazıları doğumu sokakta hemen oluverecek bir şey sanıyorlar çünkü.

bu haftasonu şu filme gitsem. bu seneki festivalde de gösterildi, ben bilet bulamamıştım. yaptığım, planladığım her şeyi doğumdan önce son kez yapıyormuşum hissine kapıldığım için bu günler, diğer günlerden çok farklı geliyor bana. gerçi bilmiyoruz ki belki de daha vakit var.

Thursday, September 23, 2010

yardımcıya gerek var mı?



yasemin: yardımcıya gerek yok bence. vazgeçtim ben, aramayı bırakıyorum.

onur: bence de yok.

yasemin: baksana cem gündüz okulda. ödevlere de karışmayacakmışız, kendi yapıyor, yemek meselesini gün içinde hallederim, döndü 2 haftada 1 yerine haftada 1 gelir, tamam.

oh ya, kurtuldum bu işten zaten bana göre değildi. kurda neden boynun kalın demişler, kendi işimi kendim yaparım demiş.

cem: onu bebek doğunca anlayacaksınız.


* cem ve kız kardeşe devredilen 1 aylık badisi

Monday, September 20, 2010

tindersticks orda, ben burda


tindersticks şu anda babylon sahnesinde. ne zaman tindersticks dinlesem cemal reşit rey'deki konseri kaçırdığıma yanardım. yine öyle zamanlardan birinde onur tindersticks'in eylül sonunda babylon'a geleceğini söylediğinde bu habere pek sevinemedim. evin menzilinden çıkamadığım  bu günlerde babylon'a gitmek kim, ben kim? böylece hamilelik sebebiyle bob dylan ve u2 ile birlikte kaçan 3. konser tindersticks'inki oldu, en çok da bu sonuncusuna üzüldüm.

şimdi evde tindersticks dinliyoruz. az önce dvdyi bir daha izledik, bu gidişle daha çok izleriz.


izlediğimiz dvd bu

tindersticks yarın da babylon'da, biletler tükenmiş tabii. neyse, bir dahaki sefere.

Tuesday, September 7, 2010

Sezaryen doğum astım riskini arttırıyor

hafif sayılabilecek astımım var, sürekli ilaç kullanmam gerekmiyor. en son evi boyattığımız zaman birkaç defa inhaler kullanmak zorunda kaldım. kimileri buna alerjik astım diyor, ancak kedilerle kapalı mekanda bulunursam veya bazı kimyasallara maruz kalırsam astımım tetikleniyor. şansa bakın ki, en sevdiğim hayvanlarla beraber yaşama şansım bu sebeple elimden alınmış durumda. 2,5 senesi kediyle beraber yaşayarak geçirilmiş 10 seneden beridir bu durumda olduğum için artık nerede, ne zaman başıma ne geleceğini biliyorum ve önlemimi alıyorum.

astım krizlerinden kaçınmanın yolu, alerjenlerden uzak durmak. ilk seferde normal doğum yapabilseydim almak istemediğim epiduralin, sezaryen ameliyatı sırasında astım atağına sebep olacağını öngörememiştik çünkü önceden yaptırdığım testlerle ancak sınırlı sayıda alerjenin etkisine bakılabiliyordu. halbuki bünyeniz alerjikse, beklenmedik bir anda, hiç bilmediğiniz bir maddeye de tepki verebiliyorsunuz. burada tecrübeler önem kazanıyor, örneğin farklı bir operasyonda verilen narkoz sırasında, epiduraldekine benzer tepkileri vereceğimi anlayınca müdahale edildi ve ben doğum sırasında yaşadığım sıkıntıları yaşamaktan son anda kurtuldum.

anne alerjik bünyeli olunca çocuklarının da alerjik bünyeli olma ihtimali var, alerjinin en önemli sebebi kalıtım, özellikle anne tarafında olması durumunda çocukta çıkma ihtimali daha yüksek. normal doğum ise bu ihtimali azaltıyor çünkü bebeklerin doğum kanalından çıkarken aldıkları dost bakteriler, onların bağışıklıklarını sezaryenle doğan bebeklere göre daha güçlü hale getiriyor. konuyla ilgili alıntıyı yaptığım aşağıdaki yazı, alerji ve astım konusunda bildiğim hemen her şeyi, yazılarından ve kitaplarından öğrendiğim ahmet rasim küçükusta'ya ait. kronik hastalığınız ne kadar hafif seyrediyor olursa olsun, mutlaka bilgi sahibi olmak zorundasınız. ben maalesef gittiğim doktorlardan pek bir bilgi alamamıştım oysa sadece test ve reçetelerle astım ya da başka bir kronik hastalıkla yaşamak mümkün değil.


"...

Hijyen teorisine göre; alerjik hastalıklardaki artışın nedeni, bebeklerin yaşamlarının ilk aylarında çok temiz ortamlarda büyütülmeleri ve mikroplarla çok az karşılaşmalarıdır. Buna göre, adeta steril ortamlarda yetiştirilen, çok sık antibiyotik verilen, pek çok virüs ve bakteriye karşı aşılanan ve bu nedenle de çok az enfeksiyon geçiren çocukların bağışıklık sistemleri mikroplarla yeteri kadar tanışamıyor. Uğraşacağı mikroplarla karşılaşamayan bağışıklık sistemi ise bu sefer toz, tüy, küf, polen gibi mikrop olmayan ama onlara benzeyen maddelere mikropmuş gibi davranarak anormal tepkiler gösteriyor. İşte, bu anormal tepkiler de karşımıza alerjik hastalıklar olarak çıkıyor.
SEZARYENİN ETKİLERİ
Sezaryenle doğan bebeklerde bağışıklık sisteminin gelişmesi ve olgunlaşmasında aksaklıklar meydana geliyor. Anne karnındayken vücudunda hiçbir mikrop bulunmayan bebeklerin mikroplarla ilk karşılaşmaları doğum sırasında gerçekleşiyor. Normal yolla doğan bebekler, annelerinin doğum kanalında bulunan mikropları alıyorlar ve bebeklerin bağırsaklarına bu mikroplar yerleşiyor. Bifidobakteri, bakteroides ve laktobasiller’den oluşan ve dost bakteriler olarak da bilinen bu mikroplar bebekte normal bağışıklığın gelişmesi için çok gereklidir. Buna karşılık sezaryen doğumlarla ameliyathanenin steril şartlarında dünyaya gelen bebekler ise ilk mikropları deri teması ile ve hastanedeki yüzeylerden alıyorlar. Bu nedenle de sezaryenle doğan bebeklerin bağırsak floralarını vücuda yararlı dost mikroplar yerine hastane mikropları oluşturuyor. Bağırsak florası bakımından olan bu farklılık aylarca, hatta bir görüşe göre 7 yaşına kadar da devam ediyor.
İşte alerjik hastalıkların sezaryenle dünyaya gelen bebeklerde daha fazla görülmesinin nedeni, bunların bağırsaklarında “dost mikroplar” yerine farklı cinsten ve farklı miktarlarda bakterilerin yerleşmiş olmasıdır. Bu çocuklar probiyotik, yani bağırsaklarında eksik olan dost mikropları içeren gıdalarla beslendiklerinde alerjik hastalıkların görülme oranlarının ve belirtilerin azalması da bu görüşü doğrulamaktadır.
..."

yazının tamamı için tık
ahmet rasim küçükusta kitapları için tık

Thursday, September 2, 2010

doğum kendi başlamalıdır*


“Olmamış meyveyi taş veya sopayla düşürmeye kalkarsan dalı kırarsın, oysa olgunlaşmasını beklersen ağacı azıcık sallamanla kucağına düşer.”
dr. hakan çoker'den doğal doğum ile ilgili çok şey öğreniyorum ama öğrendiklerimin ne kadarını kendi hayatımda uygulayabileceğim bir muamma. yok değil aslında, biliyorum: çok azını, büyük ihtimalle de hiçbirini yaşayamadan yine kesilip biçileceğim. bu kadar edilgen olmak zorunda mıyım? değilim tabii ama artık doktor değiştirmekten imanım gevredi. her doktor değiştirişimde, hele de bu son haftalarda, kendimi biraz daha kaybolmuş hissediyorum. ben ikide bir telefonla doktorunu arayıp sorular soran cinsten bir gebe değilim. ilkinde de değildim, şimdi de değilim ama ya adamı gerçekten aramam gerekirse? böyle bir durum olursa, artık "doktorum" beni tanısın istiyorum. ayrıca şu da var, başından itibaren güvendiğiniz bir doktorunuz varsa, gebeliğinizde kendinizi güvende hissediyorsunuz. benim ilkinde öyleydi sonra çok sevdiğim doktorum yurtdışına gitti ve orada kaldı. ben de aradan geçen yıllarda bir daha kimseye kontrole bile gitmedim, ta ki yeniden hamile kalana kadar.
ilk doğumum, çekilen onca sancının ardından belki de doğuma iyice yaklaşmışken lüzumsuz bir sezaryenle sonuçlanmıştı. çok sıkıldığım için şu an bunu hiç anlatasım yok, belki sonra bir gün anlatırım. neyse, o zamandan beri yani 6 yıldır sezaryen sonrası normal doğum konusunu takip etmeye çalışıyorum ama yurdumda bırakın sezaryen sonrasını, her şey normal ötesiyken bile normal doğum yapmak sıradışı bir olay olduğu için karşılaştığım doktorların benim taleplerime yaklaşımları hep negatif oldu. ben de bu arada epey bir doktor tanımış oldum. şimdi artık yeni bir doktor bulmayı hiç istemiyorum ama randevulu sezaryeni de istemiyorum. bakın, normal doğum yapamayacağımı kabullendim artık, inanamıyorum ya. evet kabullendim çünkü yaparsın diyen bir doktora bile rastlayamadım. gerçi randevusuz sezaryene de okeyi alamadım, görüldüğü gibi kendi doğumum üzerinde hiç söz hakkım yok. ben nerede yanlış yapıyorum?

hamileyseniz ya da hamilelik gelecek planlarınızda yer alıyorsa dr. hakan çoker'in doğal doğum mail grubuna mutlaka üye olun. doğum bizim çevremizde gördüğümüz gibi anneyi ve bebeği edilgen konumda bırakan bir süreç olmaktan çıkmak zorunda. bu ülkede bir sürü konuda olduğu gibi gebelik ve doğumda da bizi korkular yönlendiriyor. bundan kurtulmak zorundayız. 60'lı 70'li yıllarda, muassır medeniyetlerde, mesela amerika'da ya da ülkemizdeki zengin kesimde, anne sütü banal bir beslenme yöntemiydi. şimdi emzirme ne kadar büyük önem kazandı. son zamanlarda normal doğuma doğru da bir dönüş başladı çok şükür ama geçen 15-20 yılda bağıra çağıra normal doğum ilkellik ve neredeyse fakirlik göstergesi olarak algılanır olmuştu. 6 yıl önce mesela, çevremdeki insanların çoğunun normal doğuma yaklaşımı şimdikinden farklıydı, o zamanlar normal doğumu beklediğimi söylediğim zaman epey uçuk bir tip olarak görülüyordum.

sezaryen bir doğum şekli değil bir kurtarma operasyonu. bebeğin veya annenin kurtarılması gereken durumlarda başvurulduğunda evet, hayat kurtarıyor ama kaçımızın gerçek bir doğumdan kurtarılmaya ihtiyacımız vardı ya da var?

neden edilgen olalım, neden kendi bebeğimizi dünyaya getirirken sırtüstü yatıp olup bitene seyirci kalalım hatta seyirci bile kalamayıp kendimizden geçelim de neden sonra narkozdan ayılalım?

neden normal doğumun riskleri sürekli sayılıp dökülürken, sezaryenin risklerinden hiç bahsedilmiyor?

normal doğumun hatta doğal doğumun, yani annelerimizin bizi doğurduğu yolun riskleri bu kadar konuşuluyorsa lütfen faydaları da bir bir sıralansın artık. sezaryende bebekler dünyaya bu faydalardan mahrum olarak geliyorlar, her bir sancının, anne karnında geçirilen her bir dakikanın bebeğe faydası var. önümüze sürülen sezaryen sebepleri her zaman gerçek sebepler değil, eğer olsaydı türkiye'deki sezaryenle doğum oranları bu kadar yüksek olmazdı. ben uzman değilim, bunları ayrıntısıyla anlatacak durumum yok ama gerçek sağlık sebepleri dışında, doktorların keyfine göre planlanan sezaryenle doğuma sonuna kadar karşıyım. bilgi için aşağıda linkini verdiğim siteye bakabilirsiniz.


* başlık ve ilk cümle dr.hakan çoker'in sitesinden alıntıdır (tık)

Tuesday, August 17, 2010

sıcak nedeniyle ani patlama

dün (pazar) gece eve döndük. uçaktan indiğim anda insanların anlata anlata bitiremediği, bir süre daha istanbul'a dönmemem için beni uyardıkları sıcak yüzüme tokat gibi çarptı. hızlı hızlı yürüyüp klimalı salonda bavulları bekledikten sonra otoparkta duran arabaya atlayıp klimayı açtık. doğru mu bilmiyorum, bir yerde okudum, son 130 yılın en sıcak yazını yaşıyormuşuz. son 130 yılı bilemem ama ben 35 yıldır bu kadar sıcağını yaşamadım, onu söyleyebilirim.

sauna kıvamındaki eve girer girmez salondaki klimayı çalıştırdık. diğer odalara gidemedim, klima karşısındaki kanepeye oturup ayaklarımı uzattım ve duş yapmaktan bile vazgeçtim, içeri gidilecek gibi değildi. karşımda duran kitaplıktan çektiğim bir kitabı okurken uyumuşum. su içmek için uyandığımda, onur'u yanımda yerde, cem'i de uzanma koltuğunda uyurlarken gördüm. klima çalışmaya devam ediyordu. hava serinleyene kadar salondan başka bir yerde yaşayamayacağımızı anladım. neyse ki mutfak açık, salonda.

sabah uyandığımızda ev sıcaktı. kahvaltıdan sonra daha da sıcak oldu. klimanın ısısını düşürmek istedim ama beceremedim. mayıs sonunda klimayı alırken nasıl bir yaz geçireceğimiz hakkında pek bir fikrimiz olmasa da eski bir apartmanın en üst katında oturduğumuz, bu dairede her yazın sıcak geçtiğini ve hamileliğimin en ağır aylarının yaz sıcaklarına rastlayacağını bildiğimiz için senelerdir uzak durduğumuz klimaya artık mecbur olduğumuzu kabul etmiştik.

cem haftalar sonra yeniden evde olduğu ve oyuncaklarına kavuştuğu için çok mutluydu. bir süre oynadıktan sonra çizgi film izlemek istediğini söyledi. dvd oynatıcıya seçtiği filmi koydu, alet çalışmadı. biz yokken tv tamire gitmişti, geri gelince dvd ile bağlantısı kurulmamış. bu işlerden anlamam ama yine de yapmaya uğraştım, olmadı, aleti çalıştıramadım.

aynı anda klimayı da istediğim gibi çalıştıramayınca ekstra sıcağa maruz kaldım.
laptopı bulup cem'e çizgi filmi orada seyrettirmek istedim, bulamadım. arabada kalmıştı.
arabanın anahtarını da bulamadım.
bu arada kendimi buz gibi suyla tepeden tırnağa ıslatmış olmama karşın hala her yanımdan alev fışkırıyordu.
onur'u arayım dedim, ev telefonu bozuktu.
koridorda bavullar açık, mutfakta kahvaltı dağınıklığı toplanmamış, evin her yanında tozlar uçuşuyor, abartmıyorum örümcekler sağa sola ağ kurmuş, yataklar dağınık, aklımda bebeğin eşyalarını hazırlayıp yerleştirme işleri, günü salona kısılmış şekilde cem'le nasıl geçireceğimiz sorunsalı, mutfak alışverişi, öğlen ve akşam yemekleri...

normal şartlar altında sağlıklı bir insan ne yapardı bilmiyorum ama ben sıcaktan patlamak üzere olan ve hareket kabiliyetini iyice kaybetmiş olan vücudumla ne yapacağımı iyice şaşırdım. dvd oynatıcıyı nasıl çalıştırırım diye sormak için cep telefonuyla onur'u aradım ama onur türkçe konuşmuyordu. konuşuyordu da ben anlamıyordum. defalarca anlattı ama anlamadım ve orada ipler koptu. önce telefon elimden fırlayıp 3 parçaya ayrıldı sonra ben ağlamaya başladım, ardından cem'in salondan odasına doğru koştuğunu gördüm.

telefonu toparlayınca yeniden çaldı. onur'a böğüre böğüre ağladım sıcak diye.

"deliriyorum ben, çok sıcak burası. klimayı soğutma ayarına getiremiyorum, nem almada kaldı."
"tamam geliyorum ben"
"olmaz bu sıcakta gelip geri gidilmez işe, sakın gelme"

telefonu kapatıp 15 dakika kadar sıcak yüzünden zırladım. bu yüzden bu kadar mutsuz olunabileceği hiç aklıma gelmezdi. gerçi tek sebep sıcak değildi: hormonların azizliği, tatil dönüşü beni bekleyen işler ve evdeki bilumum aksaklıklar... bilmediğimiz bi şey değil gerçi ya, şimdi bu saçmalıklarıma bir sebep gösterebilmek için yazayım, akşamüstü bir yerde kadınların hayatlarının üç döneminde duygusal iniş çıkışları çok fazla yaşadıklarını okudum: ergenlik, hamilelik, menopoz. ilk ikisini atlattık sayılır, bakalım sıradakinde neler olacak?

biraz sakinleşince içerden cem'in sesini duydum. o da ağlıyordu. yanına gidip onu sakinleştirdim, neden bu hale geldiğimi anlattım sonra onur'u arayıp sakin şekilde konuştum ama konuşurken yine biraz ağladım. cem tekrar oyununa döndü.

kahvaltı sonrası mide bulantıları başlamıştı. (hala ne mide bulantısı, onu ben de anlamıyorum) kendime bir bardak soğuk su koydum. soğuk bir soda açtım. kumandayı kurcalaya kurcalaya klimayı soğuk ayarına getirmeyi becerdim. oturup kitabımı okumaya başladım. işte o anda, hamam modundaki odasında ter içinde kaldığı için yanımda oynayan cem hapşırmaya başladı ve "ben üşüdüm" dedi.



günün şarkıları:
as tears go by - rolling stones

Thursday, August 5, 2010

tarihte evvelsi gün :: cem okuyor


9/12/2009, kütüphanede

cem yaklaşık bir aydır kendi kendine okuma talimleri yapıyordu. pek meraklı değildi, acelesi yoktu, arada sırada deniyordu.

geçen ay

- anne şurda efse (efes) mi yazıyor?
- burda rakı mı yazıyor?

diye sorarken 3/8/2010 pazartesi günü okumayı söktü.

okula başlamadan önce okumayı öğrenmesine sevindim. önümüzdeki sonbahar bizi nasıl bir hayat bekliyor pek kestiremiyorum; aynı günlerde, gelmesi beklenen bir bebek ve okula yeni başlayacak bir çocuk.
en azından okumayı hatta biraz da yazmayı aradan çıkarmış oldu.

Wednesday, July 21, 2010

temmuz 2010


bugünlerde

* akça armudu

* şeftaliyi

* domatesi

* domatesli fesleğenli makarnayla mideyi tıka basa doldurmayı

* birden esiveren serin bir rüzgarla serinlemeyi

* buz gibi soğuk suyu

* minik çekirdeksiz, ekşi, yeşil üzümleri

* çiya'daki yemyeşil fasulyeyi (nasıl pişiriyorlar da bu kadar harika bir yeşil olarak kalıyor, bir dahaki gidişimde sormayı unutmayacağım. tadı da nefis)

* gündüzleri sinemaya gitmeyi

* normalde cm cm ilerleyeceğim köprüden, istanbul'un boşalıp rahatlayan trafiği sayesinde, hop diye karşıya geçip onur'u işten almayı

* cem'in memlekette, anane & dede yanında olmasından istifade, bazılarına niye gittiğimizi bilmesek de, önümüze gelen konsere gitmeyi

(havadan bilet bulunca seal'e bile gittik. -afferin yasemin, sen bob dylan'a gitme, seal'e git! - hiç tahmin etmezdim, her yaştan ne çok seveni varmış seal'ın. tam konser adamı bir de, seyirciyi coşturdu. açıkhava'yı hiç öyle görmedim desem yeridir herhalde. bir ara onur bile ayaktaydı ama ben çok daraldım. beleş sirke baldan tatlı olmuyor, sevenleri alınmasın da seal bana hitap etmiyor. toplam bir (1) şarkısına iyi diyebiliyorum.)

* sırasıyla beşiktaş'taki roma dondurmacısının, saray muhallebicisi'nin ve sütiş'in dondurmalarını

* teşvikiye'deki bahar pastanesi'nin limonatasını, oralara yolum düşmediğinde, yakınımdaki hacı bekir'inkini. sadece soğukluk, az şeker vs. değil, fiyat da baz alınmıştır. yoksa bir bardağı 10 liraya ben bile güzel limonata yapabilirim.

* temmuz yağmurlarını (kendimi şanslı hissediyorum!)

* lisa ekdahl dinlemeyi (dinle)

* nathalie merchant'ın leave your sleep adlı albümünü

seviyorum.

Wednesday, July 14, 2010

normal doğuma ne oldu?

"...
Ne oldu da doğumda aktif rol almaktan vazgeçip bedenleri üzerinde inisiyatifi kaybedip kontrolü kendi dışında başka birilerinin güvenli ellerine teslim ettiler? Artık nasıl, nerede ve ne şekilde doğum yapacaklarına karar vermiyor, veremiyorlar. Günümüz hastanelerinin sezaryen ağırlıklı, soğuk ameliyathane odalarında, bebeklerinin doğumunu tıbbi bir girişim olarak algılıyorlar."

Tuesday, July 13, 2010

film :: yuva

bu filme festivalde biletimiz vardı. ozon filmlerini kaçırmam ama o gün yuva'yı izleyemeden, 10 dakika içinde salondan çıkmak zorunda kalmıştım çünkü daha önce de bahsettiğim, hamileliğin o ilk trimester kafasından hala tam olarak sıyrılamamıştım. film ağır bir sahneyle açılıyor, (benim için) izlenmesi zor şekilde devam ediyordu. bayılacak gibi olunca, daha kızın hamile olduğunu bile öğrenmeden salonu terkedip fuayede bulduğum dergileri okuyarak onur'un çıkmasını beklemiştim. üstelik bu, festivalde daha başlarken terkettiğim tek film olmayacaktı. hamileyken insan her istediğini yapamıyor işte, ya da bana öyle oluyor.

geçen hafta filmin vizyona girdiğini görünce artık son aylara geldim, filmi rahat izlerim diye cem'i onur'a devredip suarede izlemek üzere sinemaya gittim. salonda bir karnı burnunda ben, bir de orta yaşlı bir çift vardı. en ön sıradaki koltukları puflu bir salondu. hayatımda ilk defa ayaklarımı uzatarak sinemada film izledim, çok rahattı. gerçi kaçıncı ayda olursan ol, hamilelik hamileliktir, film yine zor geldi, bazı sahnelerde gözlerimi kapadım vs. ama olsun, filmi onur da beğenmişti, ben de tavsiye ederim. şu an gösterimdeki 2. haftasında olan ve çok az salonda gösterilen bu filmin belki de vizyondaki son günleri, kaçırmayın.

Sunday, July 11, 2010

doğal doğuma doğru


"...
Bu doğum bende köklü bir bilinç değişikliği yarattı. İnsan evladı kendi doğasına, evrenin döngüsüne ne kadar da yabancı yaşıyormuş. Medeniyet, konfor adı altında kendi bedenimizden uzaklaşıyoruz. Doğum sancısı gerçekte "acı" değil. Bunu yaşamadan önce bu tür lafların geyik olduğunu düşünürdüm ama değilmiş.

Doğru karşılamayı bilenler için doğum bir doğa mucizesi. Ruhsal olarak da bir kadının yaşaması gereken bir tören. (...) Sadece doğumu tekrar yaşamak için çok şey veririm. Kim bilir, belki de yeniden doğururum! Artık üçüncü doğumu evde bir ayinle yapacağım.

Bence doğum mucizesi, bir ayini hak ediyor!"

Eren Lea Karslı, sf. 83

Monday, July 5, 2010

bebeğe ne lazım?

mağazalarda bebekler için satılan şeylerin çoğu aslında gereksiz ama insan rafları işgal eden ıvır zıvırı ihtiyaç sanabiliyor. söz konusu bebek olunca tüketim çılgınlığı tavan yapıyor. ben hem gereksiz tüketimden kaçınmak için, hem de çok yer kaplayan bir dolu aletin hemen ıskartaya çıkacağını, ikinci/üçüncü bebekler beklenecekse epey bir süre (bizde 6 yıl sürdü!) evin köşesini bucağını işgal edeceğini düşünerek, çoğu şeyi almadan cem'in bebeklik dönemini rahat bir şekilde geçirdim. sonra da sahip olduğum bebek eşyalarının hemen hepsini benden sonra doğum yapan arkadaşlarıma verdim. eşyalar ilk doğan cem'in ardından bir sürü arkadaş evine girip çıktı, hatta tanışmayan arkadaşlarımın, eşyaları birbirlerinin evlerinden gidip aldıkları da oldu. sonuçta aletler bizim 2 numaranın gelişi yaklaştıkça yavaş yavaş kürkçü dükkanına dönmeye başladılar.
banyo termometresi

bebek eşyalarını yalnızca bir bebeğin hatta iki bebeğin kullanması bile ödenen paraya ve sapasağlam kalan eşyalara haksızlık çünkü bu aletlerin bir kısmı taş çatlasın 4-5 ay kullanıldıktan sonra sapasağlam şekilde bir gün gelecek kardeşin kendisini kullanmasını bekliyor. orada öyle tozlanıp gideceğine geri dönmek üzere bir arkadaş ya da kuzen evine gitse çok daha iyi olmaz mı? eskimiyorlar biliyorsunuz, kesinlikle eskimiyorlar ayrıca arkadaşlara aletleri ödünç verdiğimizi, ilerde yeniden kullanmayı planladığımızı söylemek serbest. benim ödünç verdiklerim geri döndüklerinde bizim cem'in bebekliği esnasında kullandığımız zamanki kadar yıpranmamışlardı bile, hepsi gittiği gibi geri geldi. bu da bir nevi geri dönüşüm değil mi? bana kalırsa baby showerlarda bir dolu yepyeni alet edevat alınmasından çok daha iyi bir yöntem arkadaşların ellerindekileri kullandıktan sonra birbirlerine geçirmeleri. bu nedenle ben hiçbir baby showera katılmadım, bana da düzenlenmesini istemedim. arkadaşlarla bir araya gelmek, bir bebeği gelmeden kutlamak vs. güzel olabilir ama banyo termometresi gibi hediyeler olmadan da arkadaşlarla buluşmak mümkün. tabii arkadaşlar toplanıp puset, bebek mobilyası gibi büyükbaşları alacaklar ve yeni anne babayı böyle baba masraflardan kurtaracaklarsa ne ala ama genellikle öyle olmuyor; gele gele müzikli sallangaçlı anakucağı, 3. dönence vs. geliyor hediye olarak. gerçi böyle zamanlarda ihtiyaç listesinin mağazaya bırakılması, davetlilerin de o listeye göre hediye almaları gibi bir adet var galiba ama o listelerde hiçbir zaman şifoniyer diye bir maddenin yer aldığını sanmıyorum ben. demem o ki, gereksiz şeyleri almayalım, aldırmayalım!

Tiny Love Deniz Yaratıkları Dönencesi

Belirgin Gülen Yüz Çizgileriyle, Renkli Deniz Yaratıkları, Işıklar Değişirken ve Araba Hareket Ederken Bebeği İzlemeye Teşvik Eder

her neyse, ben daha fazla uzatmadan gideyim de cem büyürken neler kullandım, soranlara en çok neleri tavsiye ettim ve 2 numara için nelerden vazgeçemem onu yazıp geleyim.

Tuesday, June 29, 2010

birkenstock :: hamilelikte ayaklar


gizeh

bu modeli 2005 yazında almıştım, cem 1 yaşındaydı. bunları çok giydim, uzun yürüyüşlerde, hatta deniz kıyısında bile giydim. baksanız 5 sene boyunca tepe tepe kullanılmış bir terlik hali hiç yok. rahatlık derseniz anlatacak kelime bulamıyorum. bu model, aldığım ilk parmak arası terlikti, daha önceleri parmak arası terliklere antipati duyardım ve onlarla rahat edebileceğime hiç ihtimal vermezdim.
classics - roma - kids

cem'in yazlık sandaletlerini ilk 3 yıl chicco'dan almıştım. ayakları büyüyüp de numara bulamaz olunca, 4. yıldan itibaren birkenstock'un bu modelini almaya başladım. şu anda ikinci çifti giyiyor. cem'inkiler renklilerden; ilki lacivertti, şimdiki yeşil, tokaları da rengarenk. şimdiye kadar crocs da dahil hiçbir terlik ya da ayakkabıyı 2 yıl üstüste giyemediği halde ayarlanabilir bantları sayesinde, bir çifti 2 sene boyunca giyebiliyor. cem bunları, 3 senedir crocs*'la dönüşümlü olarak giyiyor yani tüm yazı bu ikisiyle geçiriyor. başka bir ayakkabıya gerek kalmıyor.
rio
hamileliğimin ağır zamanları yaz aylarına denk geldiği için bu sene bu modeli aldım. iki aydır bundan ve diğerinden (gizeh) başka bir şey giymiyorum. ayaklar çoğu zaman şiş, şiş olmadığı zamanlarda da zaten normalinden 1-2 numara büyük dolayısıyla evdeki hiçbir yazlık ayakkabıyı giyme şansım yok, öyle ki crocs bile bu hafta itibariyle sıkmaya başladı. birkenstocklar ise ayarlanabilir bantları sayesinde hamilelikte genleşen ayaklarla her daim uyumlu. bu postu, doğuma kadar rahatça giyeceğimi tahmin ettiğim birkenstocklara minnet duyduğum için yazıyorum. pahalı mı pahalı, ama o kadar rahat, dayanıklı ve sağlıklı ki bence ödediğiniz paranın her kuruşuna değiyor.
link
xoxoxo

* hamileliğini yazın geçirmiş olanlar, yaz için diğer ayakkabı/sandalet önerilerinizi yazar mısınız?
* şişen ayaklar için siz neler yaptınız? ben ılık duşun ve fırsat buldukça ayakları uzatmanın iyi geldiğini gözlemledim.
* bir de çocuklar ve bebekler için sizin yazlık ayakkabı/sandalet önerileriniz neler?

Wednesday, June 9, 2010