Showing posts with label sağlık. Show all posts
Showing posts with label sağlık. Show all posts

Wednesday, January 22, 2014

Diş Hekiminde

Haftasonu çocukları diş hekimine götüreceğim. Randevuları üstüste aldım ki Rüya Cem'in muayenesini izledikten sonra o koltukta oturmaya daha kolay ikna olsun, bakalım işe yaracak mı? Ne yaşayacağımızı tam olarak kestirmek zor ama her ihtimale karşı önlemimi almam lazım.

Cem okul bahçesinde koştururken elinde topla koşan bir arkadaşıyla çarpışmış ve öndeki iki alt dişinin uçları belli belirsiz kırılmış, kendisi söylemese ben anlamayabilirdim. O gün hemen götürüp gösterdik. Diş hekimi kırıkların çok basit ve önemsiz olduğunu, tedavisini hemen yapabileceğini söyleyince rahatladık ve daha sonra randevu almak üzere oradan ayrıldık. Aradan haftalar geçti, nihayet bu haftasonu için randevuları alabildik.

Rüya'nın ise okul ile birlikte yaptıkları diş hekimi ziyaretinden sonra eve gönderilen rapora göre iki azı dişinde çürük başlangıcı var. Kimi bünyelerde çürük daha kolay olurmuş, 10 yaşındaki Cem'de hiç çürük olmadığı için Rüya'daki erken başlangıca şaşırınca diş hekimi söyledi. Kimi insanın tükürüğü bile çürük oluşumunu hızlandırabiliyormuş.

Rüya'nın diş hekimine yapacağı ilk ziyareti kolaylaştıracağını umduğum bir kitabı almak için kitapçıya uğradım bu sabah. Daha önceden kitapçıda okumuştum, ilgiyle dinlemişti. "Dişlerime ayna ile bakacak" kısmı hala hatırında, cumartesiye kadar 4-5 defa okuruz sanırım.


Aslında kitabı okumak benim için hiç kolay olmuyor çünkü diş macunu reklamlarını bile izleyemeyecek kadar ağır bir diş hekimi fobim var. Çocuklardan sonra çok geciktirmeden kendim için de bir randevu almam gerekiyor. Bu yıl sürüncemede bıraktığım işleri ertelememek konusunda aldığım kararı en zor uygulayacağım konu bu olacak.

Sunday, January 12, 2014

Aşkolsun Kanser!

Bugün Meral Tamer'in tesadüfen elime geçen Aşkolsun Kanser! kitabını okudum. Meral Tamer gazete okumaya başladığım yıllarda, eve giren tek gazete olan Cumhuriyet'te (12-13 yaşlarımda okumaktan zevk aldığım tek tük köşeden biri olan) Tüketici Köşesi'ni merakla takip ettiğim bir gazeteciydi. Bu ilk kitap da meme kanseri teşhisi ve tedavisi döneminde Milliyet'e yazdığı yazı dizisinin ardından çıkmış.


Meral Tamer, kitabında kanser tecrübesinin yanısıra, hayat öyküsüne de yer veriyor. Erken teşhisin hayat kurtardığı hikayeyi okuyunca yıllık rutin muayeneler konusunda ne kadar ihmalkar olduğum gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kaldım ve 40'lı yaşların eşiğine gelmişken, rutin kontrollere (meme, rahim ağzı) bir an önce başlayıp düzenli olarak devam ettirmeye karar verdim. Ezbere işlerden kaçınabilmek için öncesinde araştırma, okuma işlerini halledip; mamografi nedir, her yıl yaptırılmalı mıdır, hangi yaş grupları için ne sıklıkta gereklidir, mamografiyi kimler yapabilir gibi hemen aklıma geliveren, düşündükçe çoğaltılabilecek soruların güvenilir cevaplarını bulduktan sonra tabii. Bunların yanısıra kanserin nedenleri konusundaki üstünkörü bilgimi derinleştirmeye başlamam da gerekiyor.

Kitapta, yazarın kızıyla ilişkisine değindiği bir bölümden alıntı yapmak isterdim ama girişte alıntı için yayınevinden yazılı izin almakla ilgili notu görünce vazgeçtim. Meral Tamer anneliğini ve kızından öğrendiklerini açıkyüreklilikle yazmış, o bölümleri birkaç defa dönüp okudum. Ayrıca yazarın kanser teşhisi sonrası hastalığına ve hayata yaklaşımının, herkes için özellikle de incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden karalar bağlamaya müsait bünyeler için son derece öğretici olduğunu düşünüyorum.

*



Wednesday, December 25, 2013

bu yaştan sonra

bugün göz doktoruna gittim, okulu tatilde olduğu için yanımda rüya ile. giderken biraz tedirgindim ama rüya uykusu gelmiş olmasına rağmen muayeneyi eli elimde sessizce izledi. doktor "uslu çocukmuş, hiç sorun çıkarmadı." deyince ben de sessiz kaldım. merak edip "hep böyle midir?" diye sordu. "her zaman değil. ne zaman nasıl olacağı belli olmaz, kefil olamam yani." deyince beraber güldük. muayenem bitince onun gözlerine de bakılsın istedim ama rüya kabul etmedi.

göz numaram düşmüş biraz. ilkokul 3. sınıftan beri gözlük kullanıyorum. gözlük takmak en büyük çocukluk hayallerimden biriydi. pencerenin önünde durup ellerimle çerçeve yapar dışarıya gözlük taktığımı düşleyerek bakardım. sınıfta yapılan göz taraması sonucunda gözlerimin bozuk olduğu ortaya çıkınca sevinçten havalara uçmuştum. çok dua etmiştim gözlerim inşallah bozuktur diye, kabul olan dualarımdan biridir.

ilk zamanlar bir heves gözlüğü taktıysam da, ergenlikle birlikte miyop 1.5 olana dek gözlük kullanmadım, sonra mecbur kaldım tabii.  yine de bunca yıldır gözlük kullanmaktan yana pek şikayetim olmadı. üniversite yıllarından başlayarak uzunca bir süre lens de kullandım ama tembellikten kaynaklı özensiz kullanım sonucunda ağır bir göz enfeksiyonu geçirdiğimden beri gözlerim lensi pek kabul etmez oldu. kısa kısa takıp çıkarıyorum şimdi, güneş gözlüğü kullanacağım zamanlarda, sahile giderken falan. gözlerin ilerleyen yaşla birlikte lensi eskisi kadar rahat kabul etmemesi de sık yaşanan bir sorunmuş. doktor sebepleri açıkladı, aklımda eksik ya da yanlış kalmış olabilir diye çekinerek de olsa not düşeyim: kullandığım aylık lensin zamanla tıkanan gözenekleri gözün ihtiyaç duyduğu oksijeni almasını engelliyormuş, yaşla birlikte göz kurumaları artınca da göz kendini yıkayamıyor ve enfeksiyonlara açık hale geliyormuş...

ilginç olan, 9 yaşımdan bu yana 0.50'den istikrarlı şekilde 5.25'e kadar yükselen göz numaram şimdi 4.75'e gerilemiş, şaşırdım. belli bir yaştan sonra olurmuş böyle. aslında şimdiye kadar lazer de yaptırabilirmişim, neden yaptırmamışım (bilmem, hiç düşünmedim. korkudan herhalde) gerçi 50'den sonra onun da bir anlamı olmazmış. yani 20lerimde yaptırmadıysam önümdeki 10-11 sene için değer mi gibi bir sonuç mu çıkarmalıyım, tam anlayamadım.

yakın görüşte sorun yaşamaya başlayıp başlamadığımı da sordu doktor. "henüz değil" dedim, "iyi, aman başlamasın." dedi. "yakın gözlüğü takacak kadar kocamadık herhalde!" diye düşünürken "arkadaşlarınız çok geçmeden yakın gözlük kullanmaya başlarlar, siz ileri derece miyop olduğunuz için yakın gözlüğünü daha geç kullanabilirsiniz" dedi. soru cevap faslında birkaç kez "bu yaştan sonra", "40'lı yaşlar" geçti. neredeyse "ben daha 40 olmadım" diyecektim de, doktora neydi benim 39'umdan, 40'ımdan. neyse, size söyleyim o zaman, 2014'ün ortasına daha çok var, yaşımın ilk basamağı o zamana kadar 3.

Friday, April 5, 2013

alerji

benim bunlara alerjim var / astım atağına davetiye çıkaran şeyler :

* kedi :( :: burda çok büyük bir yanlışlık var
* köpek
* ot, polen :: otların üzerine uzanıp yatamıyorum, gerçi nerde uzanacak ot var ki, burda olmadığı kesin. ot demişken, dergi ot çok iyi
* lilyum denilen çiçek :: bana lilyum yollamayın!
- kimse sana çiçek yollamıyor zaten yasemin, sakin ol. 
- ofise çok gelirdi, sanki başka çiçek yok
* parfümler
* keskin kokulu deterjanlar :: ekolojik deterjanlarda sorun yok
* oda parfümleri :: sinema salonlarına sıkıyorlar bazen, ne gerek var?
* yumuşatıcılar :: kullanmayın, gereksiz. zaten tamamen çıkmıyormuş durulanınca. benim sorunum nefes yolları ile ilgili olsa da cilt için de kötü.
* açık havada yakılan sivrisinek kaçırıcı spiraller
* şarap :: max. 1 kadeh hakkım var, daha fazla içersem gelsin tıknefeslik
* kokulu ıslak mendiller
* arabalara asılan/takılan kokular :: anlaşıldı herhalde, bana kokularla gelmeyin. her türlü parfümünüz önce başımı ağrıtıyor sonra da nefesim tıkanıyor
* cafe creme :: sevmiyorum zaten. yakındaysam başkaları içince de dokunuyor. konserlerde içerlerdi bir ara. neyse ki açıkhava tiyatrosunda sigara vs. yasaklanmış. evet, açıkhavada da dokunuyordu bu meret.
* genel ve epidural anestezi :: fena, nefes sıkıntısı + bulantı + davul gibi şişip tanınmaz bir forma bürünme

deneyip gördüklerim, bir kısmı testte de çıkmıştı. deneyip göremediğim bir de at var testte çıkan, at alerjisi, duydunuz mu hiç?

*

astım ve alerjilerimle nasıl yaşayacağımı bu doktorun kitaplarını ve yazılarını okuyarak öğrendim. gittiğim doktorlar testlere tabi tuttular, reçete yazıp neredeyse hiçbir şey söylemeden beni yolladılar. sorularıma tek kelimelik yetersiz ve suratsız cevaplar, hastayla konuşup ona bilgi vermek yasakmış gibi bi haller, astım krizi geçirmekte olan bendenizi o halde hastane içinde efor testi dahil olmak üzere o tetkikten bu tahlile sürüklemeler... heeeeyyyy hey, neler gördü bu gözler... artık akıllandım, her denileni yapmıyorum, yaklaşımını beğenmediğim bir doktora bir daha asla gitmiyorum, bir dahayı geçtim daha o anda yanından ayrılıyorum. söylememe gerek yok herhalde ama eğer bir şey söylemişse, dediklerini de hiç ciddiye almıyorum. hastalanıp gittiğim doktordan aşırı bir ihtimam falan değil beklediğim; diyalog, soru varsa cevap, göz teması.

astım ve alerjileri (aslında kronik hastalığınız her neyse onu) öğrenmeden yaşamak büyük risk. alerjik bünye insana her an, her yerde sürpriz yapabilir ama öğrenebileceğimiz kadarını öğrenmenin hayatı çok kolaylaştırdığı da bir gerçek. doğru doktoru arayıp bulmak zorundayız. peki ben buldum mu? daha değil. şimdilik konuyla ilgili zihin açıcı yazılar ve kitaplar için aşağıdaki linkleri öneririm.

Sunday, February 17, 2013

bu çocuğun annesi yok mu?


"çocuklarınızın hayatını kolaylaştırarak onları engelli hale getirmeyin."

çocuklarının hayatını ellerinden gelen ne varsa ortaya koyarak kolaylaştıran çok fedakar, çok cefakar anne babalar var. bir de kendileri gibi davranmayan ana babaya, yan yan bakarak, cık cık yaparak, parklarda bu çocuğun annesi yok muuu diye bağırarak baskı uygulamasalar... yaptıkları hem kendilerine, hem çocuğa kötülük. bağımlı olmadan yaşamak istemiyorlar, çocukları kendilerine, kendileri çocuklarına bağımlı olsun, gül gibi geçinip gitsinler. aman ne güzel. yukardaki sözü görünce neredeyse 9 yıllık annelik hayatım boyunca bu tiplerden ne kadar bıktığımı farkettim. durmak yok, yola devam ama sizin gibi davranmak istemeyenlere bi gölge etmeyin, olur mu?

rüya lokantada oturduğumuz masanın altına girmiş, oynuyor. biz rahatsız değiliz, gürültü yapmıyor, kimseye bir zararı yok. olmaz, yan masadakiler rahatsız. hijyen sorunu var ortada, yerde oyun oynanır mı, yerler pis. çocuk bağırtılarak çıkarılacak, elleri ne idüğü belli olmayan ıslak mendillerle ovulacak, istedikleri bu, durmadan dönüp ayıplayarak bakmalar falan. yapmıyorum.

seyir halindeki trende dolaşıyor rüya. her sırada durup insanların yüzlerine bakıyor, soru sorana cevap verip devam ediyor, yanıma geliyor, o kadar. ah, düşecek, vah düşecek. düşmez. yumuşacık halı kaplı yere düşse ne olur zaten de, düşmez. kalkmanıza gerek yok, oturun. ben kalkmıyorum, siz neden zahmet ediyorsunuz? al canım ye, bak böyle yiyeceksin. istemiyor. vermeyin, tattırmayın onları, sonra hep isteyecek, onlardan vermiyorum ben. daha 2,5 yaşında bile olmayan çocuğa, kendi yedikleri paketli abur cuburu zorla yedirmeye çalışıyorlar ama aynı çocuğun trende yürümesini istemiyorlar. neden cips almadığımı cem'e anlatabilirim ama rüya tadına bakarsa şu anda onun yeme isteğini engellemem çok zor. yapmayın bu kötülüğü bize.

- peki niye vermemizi istemiyorsunuz?
- eeee, alerjisi var.

var sayılmaz aslında yani yanakları kızarıyor öyle şeyler verildiği zaman ama kızarmasaydı da yedirmezdim, yine de bundan sonra hep alerjiyi öne süreceğim çünkü o zaman kimse tartışmıyor. aslında bunda bir kötülük yok biliyorum, küçük çocukları böyle sevmeye alışmaktan oluyor bunlar; sevmeyi, onu düşmekten koruyup, midesini neyle olursa olsun doldurmak sanmaktan. rüya gofreti, krakeri istediği halde almadığımda ya da düştüğü zaman kaldırmadığımda beni gaddar bulanlar çok oluyor. çocuklarım düştükleri zaman kimse hiiii demediği ve koşturmadığı, hep kendileri kalkmaya alıştıkları için en ufak düşüşte kurulmuş gibi ulumaya başlayan çocuklardan olmadıkları için de çok memnunum. düştükleri zaman kalkıyorlar, bu kadar basit. yürümeye ilk başladıklarında bile peşlerinden hiç koşmadım.  yardım etmediğiniz zaman başta 3-4 düşüp çabucak dengeyi buluyorlar ama bastonluk yapmaya başladıysanız size kolay gelsin. düşmesinler ya da terlemesinler diye koşmayın da demem hiç. arabaların vızır vızır geçtiği bir caddeye doğru şuursuzca koşmadığı müddetçe çocuğa koşma da denmez. koşma, koşma gibi laflarla büyümeyen çocuklar pek öyle şeyler yapmıyorlar zaten, yolun kenarına gelince durup ellerini uzatıyorlar. koş, koş lola koş.

önceden de söylemişimdir, iki konuda katıyım:
1) paketli abur cubur (gofret, kraker, cips, kutu süt, meyve suyu vs) almam. ama bir fincan kahve içebilmek için rüya'nın kahvecinin kasasının orda duran küçük lolipopu uzanıp almasına göz yumdum birkaç defa. arkadaş evinde ikram edilirse cem abartmadan yer, karışmam.
2) çizgi film saatleri ve ne izleneceği bellidir. dvdleri alırken beraber seçeriz, çizgi film bizim evde tvden izlenmez, arkadaş evinde tvden izleniyorsa karışmam, izlerler.

bunlar evrensel doğrular değil. bizim tercihlerimiz. bir şey var dikkatimi çeken: ben kimseyi çocuğuna neden benim hiç yedirmediğim bu şeyleri yediriyorsun, niye çocuk ömrünü bu lüzumsuz şeyleri izleyerek geçiriyor gibi sorularla rahatsız etmiyorum, mümkünse annelerle konuşurken hiç bu konulara girmemeye çalışıyorum ama o yediriyor ve izletiyor ya, benim de yapmam lazım. düşman kesiliyor aniden. ne olur ki izlese? izlemeyecek. dandik dizileri izlemeyecek, aradaki reklamlarla vakit öldürmeyecek. istemiyorum, olamaz mı? kendisi de istemiyor zaten, dizi seyredeyim gibi bir taleple hiç gelmedi bugüne kadar cem. bildiğim kadarıyla arkadaşları da izlemiyorlar ama izleselerdi de benim için farketmezdi. arkadaşları yiyor, arkadaşları izliyor, arkadaşları giyiyor aman kendini kötü hissetmesin gibi sebeplerle normal şartlar altında yapmayı düşünmeyeceğim şeyleri hayatımıza dahil edecek değilim. ve ister inanın ister inanmayın bu yüzden herhangi bir sorun yaşanmıyor. sormayın nedenini yani beni yapmaya ikna etmek için sormayın. siz kendinizi iyi hissedin diye herkesin aynı şeyleri yapması gerekmiyor.

Wednesday, April 25, 2012

çocuk doktoru :: hülya sonugür

"Hülya Sonugür yaklaşık olarak 7 ay önce sadece doktorluğu değil, külliyen tıbbı bıraktı. Yazı yazmayı da hiç mi hiç sevmeyen birisi olduğu ve söyleşi vermediği için arkasında çocuk tıbbına dair pek bir şey kalması çok da mümkün görünmüyor.



Tıbba, spora, okumaya ve yazmaya inanmıyor. Tabii ideal bir dünyada. Yoksa, konuşma boyunca bana 5-6 tane kitap önerdi.
Her türlü iktidara karşı. Ve insanın kendisini iktidardan temizlemesinin çok zor olduğunu söylüyor. “Ben bu kadar yıldır uğraşıyorum, hala kendi içimde iktidar kalıntıları buluyorum” diyor. Kendisini anarşist olarak tanımlıyor.
Kesintisiz ve bütünüyle doğal bir hayattan yana. Ama büyük şehir seviyor. Hiç öyle “Hadi gel köyümüze geri dönelim” nostaljisinde değil. İstanbul’da yaşamayı büyük bir şans olarak görüyor ve “İstanbul’da kaliteli vakit geçiremeyenleri asla anlayamıyorum” diyor.
Bu arada bütün bunları okuyup da marjinal birisiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünmeyin. Onu marjda gösteren, ortalamanın vasatlığı. Ortalama bu kadar vasatken biraz orijinal fikirlere sahip olan birden kenarda kalabilir tabii. Buna marjinal olmak değil “kenarda bırakılmak” denir olsa olsa."
*

cem neredeyse 8 yaşında, doğduğu günden bu yana çok sayıda çocuk doktoru tanıdım. hülya sonugür'e gelene kadar hiçbir doktor içime sinmedi. sinmedi derken ben çok şey beklemiyordum ama gittiğim kendini fazlasıyla ciddiye alan doktorlar maalesef çocuklarda sık görülen çoğu hastalığın teşhisini koyamıyorlardı. örnek mi, bronşiolit. bu hastalık için çok ağır antibiyotik iğne kullandık cem'e; daha 3 aylıktı, meğerse zatürre gibi hastalıklara verilen bir iğneymiş o, iğneciden duyunca sorduk soruşturduk, hakkaten de doğruymuş ve hemen bıraktık. bronşiolit teşhisini ise gittiğimiz 5. doktor koyabildi, bu arada dinleme bulgularıyla ne olduğunu anlayamadıkları için minicik bebeğimize röntgen çektirmemiz istendi. bu arada birisi antibiyotik verirken bir başkası bronşiolit yerine alerjiden şüphelenerek kortizonlu ilaç vermişti. çocuk doktorlarına olan güvensizliğim o dönemden kalma. hülya sonugür'e rastlayana kadar yaşadığımız diğer olaylar da bundan çok farklı değil. cem'i "yaşamsal tehlikeye rağmen aile tedaviyi kabul etmedi" yazan kağıdı imzalayıp ünlü bir hastanenin polikliniğinden kaçırdığım da oldu. oradaki agresif doktorun (masasında o tarihlerde çok okunan ferrarisini satan bilge'nin ingilizce baskısı duruyordu) dayattığı röntgen ile başlayıp polikliniğin buhar odasında devam edecek olan işlemlerin hiçbirine gerek olmadığı hemen ortaya çıktı tabii. aslında sağlık sektörüne işimiz düştükçe yaşadıklarımıza bakınca doktorlar ve sağlık kuruluşlarıyla ilgili anlatacak çok şey var ama onları başka zamana bırakıyorum.


yukarıda linkini verdiğim yazıda okudum da önceden düşündüğüm bir konu yeniden aklıma geldi: ülkemizdeki doktorlardan kaç tanesi ivan illich* okumuştur? ne kadarı bir kez olsun şapkayı önüne koyup mesleği icra ediş şeklini, içinde bulunduğu sistemi, hastalarla olan ilişkilerini düşünmüş, gerektiğinde bir defa özeleştiri yapabilmiştir? gerçi eleştiriye tahammül edemeyenlerin oluşturduğu bir toplumda, doktor, eczacı, ev hanımı, öğretmen, işsiz farkeder mi; eleştiriye tahammülü olmayan biri mesleği ne olursa olsun kendisiyle yüzleşebilir mi, özeleştiri yapabilir mi? 


hülya sonugür'e gitmeye rüya'ya hamileyken karar verdim. ismini uzun zamandır biliyordum, aradığım doktorun o olabileceğini de düşünüyordum ama muayenehanesi o günlerde bize pek yakın olmadığı için cem'i hiç götürmemiştim. rüya'nın doğmasını bekleyerek çok geç kalmışım çünkü hülya sonugür, rüya 1 yaşına basmadan mesleği bıraktı. ondan cem'i 7 sene boyunca götürdüğüm onca doktorun koruyucu hekimlik kapsamında hiç değinmediği çok fazla şey öğrendik. bize daha sağlıklı yaşamak için nelere dikkat edeceğimizi, hayatımızdan neleri çıkarıp atmak için artık oyalanmamamız gerektiğini, hem çocuğun hem de bizlerin sağlıklı yaşayabilmemiz için uykunun ve stres yönetiminin önemini detaylı şekilde anlattı. mesela bazı şeyleri yiyip içerken bunların size pek de hayrı dokunmayacağını bilirsiniz ama nedense bile bile onları tüketmeye devam edersiniz, bu şeyleri onunla yaptığımız görüşmeden sonra almayı kestik. muayenehaneyi kapatmasından 2 ay evvel cem bir türlü iyileşmeyen, üstelik yan etkileri de başlamış olan bir grip geçirdi. onu o zaman ilk defa rüya'yı ilk aylarından beri takip etmekte olan hülya hanım'a götürdük; hülya hanım sıfır ilaçla, cem'in beslenme şeklini değiştirerek bir haftada toparlanmasını sağladı.

hülya sonugür'ün beslenme konusunda dediklerini uygulamak benim için hiç kolay olmadı, hala da kolay değil hatta belki uyamadıklarım uyduklarımdan daha fazladır ama çalışıyorum, kimi zaman abarttığıma dair eleştiriler alarak da olsa çalışıyorum ve inşallah bir gün (çocuklar büyümeden!) önerdiği beslenme alışkanlıklarını tam manasıyla hayata geçirmeyi başaracağım.

mesleği bırakacağını duyduğumda ağlamaklı olmuştum, beni öyle görünce onun da gözleri dolmuştu. yurdumuzda görmeye alıştığımız küçük dağları ben yarattım havasındaki doktorların tersine, "bana ihtiyacınız yok ki, zaten ne zaman ne yapacağınızı, kendinize ve çocuklarınıza nasıl bakacağınızı biliyorsunuz." demişti. aslında hakkında duyduklarımın aksine empati yeteneği çok yüksek bir doktordu. anlaşabildiğim, kendisine katılmadığım noktaları rahatça söyleyebildiğim, o konularda bildiğimi yaptığımı saklamadığım ve bulduğum için çok sevindiğim tek doktor olmuştu; ne yazık ki 9 aylık zaman diliminde 4-5 defa gittik ve muayenehaneyi kapattı.

kontrol için her ay doktora gitmiyoruz, bir şey sormak için de doktoru neredeyse hiç aramam ama gerektiği zaman güvenebileceğim bir doktorumuzun olmasını çok isterdim. şu anda öyle biri yok; umarım bir gün olur, ne diyeyim.

Tuesday, March 27, 2012

en tehlikeli tarım ürünleri burada

bugün radyodaki haberleri dinlerken çok berbat bir şey duydum ve kucağımda rüya ile mutfağın ortasında kalakaldım. bilmediğimiz şeyler değil ya, bu kadar kötü olduğunu duyunca iyice çaresizleşiyor insan. o an, keşke diye düşündüm,  son yaptığım kıymalı patates yemeğine biber koymasaydım; ne olacaksa?



*

Çevre örgütü Greenpeace, yaptığı araştırma sonunda, Avrupa'daki en tehlikeli ürünler listesinde ilk 3 sıraya Türkiye’de yetişen tarım ürünlerini koydu.






Çevre örgütü Greenpeace, 2009-2010 yıllarında Avrupa'nın farklı ülkelerindeki süpermarket, manav, perakende ve toptan satış yerlerinden 76 çeşit sebze ve meyve satın alarak bunları uzmanlara inceletti.


Test edilen ürünlerin bir kısmında, sınırın üzerinde kimyasal madde tespit edildi.
Araştırma sonucuna göre, incelenen ürünlerin yüzde 50’sinde zararlı organizmaları engellemek amacıyla tarımda kullanılan 'pestisit' türü kimyasal maddelere rastlandı.
Örgütün Almanya’da yayımladığı 'Kimyasal maddesiz yemek' başlıklı 26 sayfalık raporda Türkiye'yi yakından ilgilendiren kısmı ise, Türkiye’de üretilen bazı sebze meyvelerin tüketilmemesi için uyarılarıların yapılması oldu.
Vatan gazetesinin haberine göre, Türkiye’de üretilen biber, armut ve üzüm incelenen 76 çeşit meyve ve sebze içinde en tehlikeli ürünler olarak saptandı.
Greenpeace bu ürünlerin kesinlikle tüketilmemesini isterken, Türkiye'nin başta Rusya olmak üzere Ukrayna, Almanya, Hollanda gibi ülkelerden "Yolladığınız tarım ürünlerinde insan sağlığına zararlı kalıntı madde var" uyarısı aldığı biliniyor.

haber buradan

Tuesday, November 15, 2011

soğukalgınlığına formül


herkesin bildiği bir formül olabilir bu, ben yeni öğrendim ve dün gece boğaz ağrısıyla halsizliğin yaklaştığını farkedince deneyip anında iyileştim.

bir limon
karabiber
bal
sıcak su

fincana sıcak suyu, bir limonun suyunu, 1-2 tatlı kaşığı balı ve max. bir çay kaşığı kadar karabiberi koyup karıştırın. karabiber çok az olmasın, galiba asıl etkili olan o. ilk denememde karabiber koymadım ve iyileşmedim ama ikinciden sonra hiçbir şeyim kalmadı.

soğukalgınlığı için formülleriniz varsa siz de bana yazar mısınız?


Wednesday, October 26, 2011

rüya kendi kendine yemeyi öğreniyor

rüya ilk 1 senesini neredeyse sadece anne sütüyle geçirdi. bu süre boyunca ona takviye vitamin, mineral vs. vermedim. her gün mutlaka dışarı çıktık, dvit de kullanmadık. 10. ayın sonunda kan değerlerine bakıldı, demir depolarında eksik yoktu. anne sütünün besleyiciliğinin azaldığı, artık beslemediği, büyütmediği doğru değildi, biliyorduk öyle olmadığını ama böylece ikinci kez öğrenmiş olduk. 12. ayın sonunda rüya kilo ve boy olarak, genlerinin de etkisiyle hala yaşıtlarından daha büyük görünüyordu.

şimdi rüya katı gıdalarla beslenmenin ilk basamaklarında. cem'de yaptığım hataları yapmak istemediğim için ona doktorların 6. aydan itibaren verdikleri menüleri uygulamıyorum. bana verseler asla yemeyeceğim buharda haşlanmış karışık sebzelerden yapılmış püre, ekmek doğranmış çorba gibi şeyleri 1001 akrobasi ile yedirmeye uğraşmıyorum. rüya biz ne yiyorsak onu yiyorsa yiyor, yemiyorsa yemiyor. anne sütü 13. ayında hala oldukça önemli bir besin onun için.

evet, "süt artık yemek üstüne kahve gibi bir şey olmalı", "anne sütü bundan sonra zevk için", "yaramaz", "yetmez" diyenlere cevap vermiyorum, bu tür sözleri geçiştiriyorum. kimseye anne sütünün yararlarını anlatmak zorunda değilim, merak eden öğreniyor zaten. buraya da, konuyla ilgilenenler varsa onlara, ikinci çocukta izlediğim yolun beni ne kadar rahatlattığını söylemek için yazıyorum. cem 6. ayını bitirdiğinde, doktor tarafından elime tutuşturulan üç ana, iki ara öğünden oluşan bir menüyle kalakalmıştım. 7 aylık cem verilenleri, onun için emek emek hazırladığım organik mamaları yemek istemiyordu ve bu durum beni çok rahatsız ediyordu. mayaladığım yoğurdun tutmadığı gece uykum kaçmıştı, sabaha kadar "yarın yoğurt yerine ne yedirsem" diye dönüp durmuştum. cem henüz 8 aylıktı. 8 aylık bir bebek bir gün yoğurt yemezse yanlış ya da eksik beslenmiş olmuyor ama ben bunu bilmiyor, elimdeki menüye harfiyen uymam gerektiğini zannediyordum. bebeklerin tümünün bu menüye uyarak beslendiğini, bir tek işte benim cem'in böyle arıza çıkardığını sanıyordum. ne cahillik! ne kadar zor günlerdi.

şimdi ne yapıyoruz?

* rüya bizimle birlikte masaya oturuyor. mama sandalyesini masaya yaklaştırıyoruz. sandalyenin tepsisine ufak parçalar halinde yediklerimizden koyuyorum. o günkü yemekleri planlarken rüya'yı da hesaba katıyorum. onun da yiyebileceği şeyleri hazırlıyorum. buharda brokoli haşlıyorum mesela ama brokoliyi biz nasıl yiyorsak onun da önüne öyle koyuyorum. küçük dallar halinde veriyorum, o kendisi yiyor. havuç ve patatesi de aynı şekilde yiyebiliyor. boğaza kaçma vs. unutun bunları, kendi yiyen bebeğin böyle bir sorunu olmuyor, olursa da hemen çıkarıyor. yediği miktara takılmayın, pek fazla yemiyorlar, karnını tıka basa doldurduğunu, iyice doyduğunu düşünmeyeceksiniz ama içiniz rahat olsun çünkü bebeklerimize bizim yemelerini dilediğimiz miktar değil, bu miktar yetiyor, evet yetiyor.

rüya'nın mama sandalyesi: ikea antilop
tepsisi ayrı satılıyor. onu da aldık. pahalı mama sandalyelerine gerek yok. hafif, pratik, kolayca demonte ediliyor, seyahate rahat götürülebilir, biz bavula bile sığdırdık.


* çorbaları ben içiriyorum ama rüya minicik bir kaseyi bile nadiren bitiriyor. en sevdiği çorba domatesli şehriye çorbasıydı ama domatesin mevsimi geçtiği için şimdi yerine yeni bir çorba bulmamız gerekecek. yeşil mercimekli erişteli çorbayı da seviyor.

* bebeklerin yiyeceklerle oynamalarına izin verin. bebekler yarı tadarak yarı oynayarak yiyecekleri tanıyorlar. ortalık ve kıyafetler, saç baş batıyor biraz tamam ama ilerde kendi kendilerine beslenen çocuklarımız olsun, peşlerinden koşmayalım gibi hayallerimizin gerçek olmasını istiyorsak buna izin versek iyi olur. hijyen takıntısının veya yorulmayalım, vakit harcamayalım, hemen yiyiversin gibi isteklerin uzun vadede getireceği zararları ben yaşadım. cem kendi kendine yemeye gerçekten geç başladı.

* anne sütünün değerinin söylendiği gibi 6 aydan sonra azalmadığını bilin ve bebeğiniz öğün atladığı zaman kendinizi yıpratmayın.


* ikinci bebeğin katı gıdalarla imtihanından önce okuduğum bu kitap beni beslenme konusunda özgürleştirdi, size de öneririm:



bebeğin katı gıdalara geçişi konusundaki kontrolü doktorlara ya da aileye değil kendisine verilmesi gerektiği konusunda tavsiye edeceğim bir kitap daha var:



baby led weaning web sitesi TIK

tatil yerlerinde turistlerin çocuklarına bakıp bakıp "onlarınkiler nasıl yiyor, bizimkiler yemiyor" diye iç geçirdiğimiz günlerin sona ermesi bizim beslenme konusundaki tutumumuzu değiştirmemize bağlı, en zoru da bu genlere işlemiş takıntılardan ve alışkanlıklardan kurtulmak olsa gerek.

* dünyanın en zor işi için TIK *

Tuesday, September 7, 2010

Sezaryen doğum astım riskini arttırıyor

hafif sayılabilecek astımım var, sürekli ilaç kullanmam gerekmiyor. en son evi boyattığımız zaman birkaç defa inhaler kullanmak zorunda kaldım. kimileri buna alerjik astım diyor, ancak kedilerle kapalı mekanda bulunursam veya bazı kimyasallara maruz kalırsam astımım tetikleniyor. şansa bakın ki, en sevdiğim hayvanlarla beraber yaşama şansım bu sebeple elimden alınmış durumda. 2,5 senesi kediyle beraber yaşayarak geçirilmiş 10 seneden beridir bu durumda olduğum için artık nerede, ne zaman başıma ne geleceğini biliyorum ve önlemimi alıyorum.

astım krizlerinden kaçınmanın yolu, alerjenlerden uzak durmak. ilk seferde normal doğum yapabilseydim almak istemediğim epiduralin, sezaryen ameliyatı sırasında astım atağına sebep olacağını öngörememiştik çünkü önceden yaptırdığım testlerle ancak sınırlı sayıda alerjenin etkisine bakılabiliyordu. halbuki bünyeniz alerjikse, beklenmedik bir anda, hiç bilmediğiniz bir maddeye de tepki verebiliyorsunuz. burada tecrübeler önem kazanıyor, örneğin farklı bir operasyonda verilen narkoz sırasında, epiduraldekine benzer tepkileri vereceğimi anlayınca müdahale edildi ve ben doğum sırasında yaşadığım sıkıntıları yaşamaktan son anda kurtuldum.

anne alerjik bünyeli olunca çocuklarının da alerjik bünyeli olma ihtimali var, alerjinin en önemli sebebi kalıtım, özellikle anne tarafında olması durumunda çocukta çıkma ihtimali daha yüksek. normal doğum ise bu ihtimali azaltıyor çünkü bebeklerin doğum kanalından çıkarken aldıkları dost bakteriler, onların bağışıklıklarını sezaryenle doğan bebeklere göre daha güçlü hale getiriyor. konuyla ilgili alıntıyı yaptığım aşağıdaki yazı, alerji ve astım konusunda bildiğim hemen her şeyi, yazılarından ve kitaplarından öğrendiğim ahmet rasim küçükusta'ya ait. kronik hastalığınız ne kadar hafif seyrediyor olursa olsun, mutlaka bilgi sahibi olmak zorundasınız. ben maalesef gittiğim doktorlardan pek bir bilgi alamamıştım oysa sadece test ve reçetelerle astım ya da başka bir kronik hastalıkla yaşamak mümkün değil.


"...

Hijyen teorisine göre; alerjik hastalıklardaki artışın nedeni, bebeklerin yaşamlarının ilk aylarında çok temiz ortamlarda büyütülmeleri ve mikroplarla çok az karşılaşmalarıdır. Buna göre, adeta steril ortamlarda yetiştirilen, çok sık antibiyotik verilen, pek çok virüs ve bakteriye karşı aşılanan ve bu nedenle de çok az enfeksiyon geçiren çocukların bağışıklık sistemleri mikroplarla yeteri kadar tanışamıyor. Uğraşacağı mikroplarla karşılaşamayan bağışıklık sistemi ise bu sefer toz, tüy, küf, polen gibi mikrop olmayan ama onlara benzeyen maddelere mikropmuş gibi davranarak anormal tepkiler gösteriyor. İşte, bu anormal tepkiler de karşımıza alerjik hastalıklar olarak çıkıyor.
SEZARYENİN ETKİLERİ
Sezaryenle doğan bebeklerde bağışıklık sisteminin gelişmesi ve olgunlaşmasında aksaklıklar meydana geliyor. Anne karnındayken vücudunda hiçbir mikrop bulunmayan bebeklerin mikroplarla ilk karşılaşmaları doğum sırasında gerçekleşiyor. Normal yolla doğan bebekler, annelerinin doğum kanalında bulunan mikropları alıyorlar ve bebeklerin bağırsaklarına bu mikroplar yerleşiyor. Bifidobakteri, bakteroides ve laktobasiller’den oluşan ve dost bakteriler olarak da bilinen bu mikroplar bebekte normal bağışıklığın gelişmesi için çok gereklidir. Buna karşılık sezaryen doğumlarla ameliyathanenin steril şartlarında dünyaya gelen bebekler ise ilk mikropları deri teması ile ve hastanedeki yüzeylerden alıyorlar. Bu nedenle de sezaryenle doğan bebeklerin bağırsak floralarını vücuda yararlı dost mikroplar yerine hastane mikropları oluşturuyor. Bağırsak florası bakımından olan bu farklılık aylarca, hatta bir görüşe göre 7 yaşına kadar da devam ediyor.
İşte alerjik hastalıkların sezaryenle dünyaya gelen bebeklerde daha fazla görülmesinin nedeni, bunların bağırsaklarında “dost mikroplar” yerine farklı cinsten ve farklı miktarlarda bakterilerin yerleşmiş olmasıdır. Bu çocuklar probiyotik, yani bağırsaklarında eksik olan dost mikropları içeren gıdalarla beslendiklerinde alerjik hastalıkların görülme oranlarının ve belirtilerin azalması da bu görüşü doğrulamaktadır.
..."

yazının tamamı için tık
ahmet rasim küçükusta kitapları için tık

Thursday, November 12, 2009

ev yapımı yoğurt


cem bebekken mayaladığım yoğurdu fırının yoğurt ayarında bekletirdim. o zamanlar yoğurdu her seferinde tutturamazdım. tutturamadığım bir gece "yarın yoğurt yerine bebeğime ne yedireceğim?" diye düşünmekten gözüme uyku girmemişti. emzir gitsin, ne olacak ki? 4 duvar arasında cem'le geçirdiğim yalnız günlerden kalma böyle takıntılı anılarım var ama sayıları gerçekten çok az, velveleci tiplerden olmak istemediğim için takılmamaya çalışırdım zaten öyle olmak için fazla tembel ve rahat bi tipim galiba. neyse, sonuçta tutmayan yoğurtlar uykumu kaçırdı mı kaçırmadı mı, ona bakmak lazım.

o zamanlar mutfakta yer kaplamasın diye henüz şu fotoda gördüğünüz nuh nebiden kalma yoğurt makinesini istemiştim melmeketten; '80'li yılların başında kıbrıs'tan gelmiş, yıllarca dolap bekçiliği yapmaktan başka bir işe yaramamış bir makineydi işte.

cem 2 yaşını bitirdikten sonra evde yoğurt mayalamayı bıraktım çünkü tutturma işini hala garantiye alamamıştım. sütümü gündönümü çiftliği'nden almaya başladıktan sonra yani yaklaşık 1 yıl önce yoğurdu yeniden evde mayalamaya karar verdim ve bu sefer makineyi istedim. mini fırının düşük ısıya sahip yoğurt ayarı vardı olmasına ya, bu makineyle yoğurt yapmaya başladıktan sonra hiç tutturamama derdim olmadı. o zamandan beri de evde hazır yoğurda yüz veren kalmadı. bazen bittiği ve yenisi yapılamadığı için küçüğünden bir kase alıveriyorum da, onur da cem de hemen "ne zaman yoğurt yapacaksın?" diye soruyorlar. gelen arkadaşlarıma ve komşuma da ikram ediyorum, yoğurdu makinenin minik cam kaplarından kaşıklayıp mideye indiriyorlar. evde yoğurt yapmayı, tutmasının, ilerleyen zamanlarda kıvamının tam istediğiniz gibi olmasının ve herkes tarafından beğenilmesinin sevinci için bile denemek lazım; uğraştığınıza (buna uğraşmak denebilirse) değiyor.

aşağıdaki tarifi, gündönümü'nden süt almaya başlayıp da ilk defa makinede yoğurt yapacak birkaç arkadaşıma göndermiştim zamanında.

makinede yoğurt yapımı:


"ben aysun hanim'dan aldigim sutu 1-2 tikirdatiyorum, oyle uzun boylu kaynatmaya gerek yok. kendisi de oyle soylemisti zaten. harika bir süt. miss.

* sutu 1-2 tıkırdayana kadar kaynatin.
* boş kapları 5 dakika önce prize takıp çalıştırdığınız yoğurtmakinesinin içine yerleştirin.

* kaynayan sutu yogurt kaplarına bosaltın.

* sut dolu kaplarin icine arada bir ısı kontrolu yapacaksiniz. ısının, süte değdiğiniz zaman hemen parmağınızı cekmeyeceginiz, bir süre dayanabileceginiz bir sıcaklığa ulaşması gerekiyor ama ılık da olmayacak. ılıktan cok sicak diyebilecegimiz, parmagin dayanabilecegi bir ısıda olmalı. bu ısı konusu cok onemli cunku yogurdunuzun kivami ısıyı iyi tutturmaniza bagli.

* sutu beklerken kenarda bir tabaga 1 litre icin yaklasik 2 tepeleme tatli kasigi (veya bir çorba kaşığı) yogurdu koyun. ilk mayalamada sececeginiz yogurt icin coban, kanlica ya da simdilerde marketlerde gormeye basladigim organik yogurttan secebilirsiniz, daha sonra kendi yogurdunuzu maya olarak kullanacaksiniz zaten. tabaga koydugunuz yogurdu, az sutle seyreltin, sutle homojen karisacak hale getirin. bu isler icin minik tahta kasik daha iyi olur, yoksa onemli degil.

* sut ideal ısıya ulastigi zaman her bir kaba bir tatli kasigi seyrelttiginiz yogurttan koyup yavasca karistirin. mayaladiginiz kabi ve makineyi artik hic kimildatmayacaksiniz.

* her bir kaba ayni islemi uyguladiktan sonra makinenizin kapagini kapatin. benim makinemin 12 derecesi var, ben isiyi ortalarda bir yere, 6 veya 7'ye ayarliyorum. gece yatmadan mayaladigim yogurt (12-1 civarı) sabah uyandigimda (8-9 gibi) hazir oluyor.

* sabah ilik kaplari biraz oda isisinda tutup sogumalarını bekledikten sonra kapaklarini kapatip buzdolabina koyun. yoğurdunuz 7-8 saat sonra yenmeye hazirdir."



tencerede yoğurt mayalama:

yoğurdu tencereyi sımsıkı sarıp sarmalayarak ısı kaybını engellemek suretiyle de tutturabilirsiniz. ancak süte mayayı kattıktan sonra sütünüzü uyutacağınız için tencereyi kımıldatmamanız gerekiyor, bu yüzden sarma işlemini sütü tencereye dökmeden önce yapın. tencereyi sarıp yoğurt için bekleteceğiniz köşeyi belirledikten sonra sütü boşaltın. 1 litreye 1 çorba kaşığı sütle seyreltilmiş yoğurdu sütünüze karıştırıp tahta kaşıkla yavaş yavaş karıştırın. tencerenin üstünü kapattıktan sonra mayalanmasını bekleyin. benim bekleme sürem 7-9 saat.

Tuesday, October 20, 2009

cep tehlikesi

gördüğüm ilk baz istasyonunun ardından elektrik direklerine ve sokak lambalarına alıcı gözle bakınca çevremde tahminimden de fazla baz istasyonu olduğunu farkettim. şimdi bize oldukça yakın bir noktada bulunan bir tanesini söktürmek için imza toplayarak ilk adımları atmaya çalışıyoruz. konu ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak için baz istasyonunu görmeden kısa bir süre önce almış olduğum bir kitabı sizlere de önermek istiyorum, prof. dr. selim şeker'den cep tehlikesi. boğaziçi üniversitesi elektrik elektronik bölümünde öğretim üyesi olan selim şeker'in çalışma konuları arasında uzaktan algılama, elektromanyetik uyumluluk, elektromanyetik dalgaların propagasyonu, elektromanyetik alanların insanlar üzerindeki biyolojik etkileri bulunuyor.

bilgimiz olmazsa mücadele için bir sebebimiz de olmaz.




yazarın diğer kitapları için tık

Monday, October 19, 2009

baz istasyonu

baz istasyonu konusunda neler yapabileceğimizi onur'un avukat abisine sordum:

"Sevgili Yasemin,

Bu konuda eger baz istasyonu bir sitenin ya da binanin catisi, bahcesi, bir dairesi vb. bir yere konuyorsa, bu sabit tesis oldugu icin kat maliklerinin oybirligi gerektirdiginden, ilgili binanin kat malikleri itiraz edip, dava acip, bunu bu noktadan kaldirabilirler. Ancak bu baz istasyonunun zararindan degil, kat mulkiyeti kanununun verdigi ozel bir yetkiden kaynaklaniyor. Oncelikle boyle bir yere dikildi ise, oranin kat maliklerinden birisi dahi ikna edilse sonuc alinir.

Maalesef bunun disinda sokaga, yola dikilenler icin yapilacak sey yasal olarak yok, ancak ilgili semt halki toplu imza ile dilekce verip, belediye, valilik, ilgili kaymakamlik ve Telekomunikasyon Kurumuna yogun bir sikayet yapip, bunun kaldirilmasini isterse, zaman zaman basarili oluyorlar. Bunun ornekleri var. Bir de medya destegi saglanirsa, basari sansi yukseliyor. Ayrica  Idari dava acma yolu var, bunun buraya dikilmesini onaylayan idare kararina karsi. Ancak bu cok uzun bir yol ve sonuc almak zor.

Yasal yonden bir seyler yapmak isterseniz Istanbul’da bu isi benim gibi takip edecek avukat arkadaslarim var, irtibat kurabilirim.


...

Son mesajimdan sonra bizim Databank’ta bir inceleme yaptim. Yargitay gecen yil, bu baz istasyonlarinin eger cevreye zararlari tesbit ediliyorsa, kaldirilmasi icin acilan davalari incelemeye ve eger bu yonde bir bilirkisi raporu alinirsa, kaldirilmasina dair kararlar vermeye baslamis. Bir kismini ek’te gonderiyorum.

Sevgiler

Gozde"

teşekkürler abey.

xoxox

bu da internette rastladığım haberlerden biri:


Üsküdar, Çengelköy, Sultan Murat Mahallesinde 1038 ada, 42-43 parsel nolu taşınmaz üzerinde sessiz sedasız dikilen Makro büyüklükteki bir GSM operatörünün baz istasyonu, Tesisin kurulduğu yerin yerleşim yeri içesinde bulunması, halkın psikolojik ve sosyal sağlığını bozma tehlikesi yarattığı gerekçesiyle Üsküdar 3. Asliye Hukuk Mahkemesi  tarafından kaldırılma kararı alındı.  tık

Thursday, October 15, 2009

bu bir baz istasyonu mu?

kadıköy, ekim 2009


son zamanlarda etrafımızdaki baz istasyonlarının sayısı artmaya başladı. artışın sebebi 3G. yanımıza, yöremize, evlerimizin dibine, okulların etrafına, hastane-park demeden her yere, belki hiç fark etmeden her gün yanından geçtiğimiz elektrik direğine, yukardaki gibi apartmanın dibinde duran sokak lambasına, gece vakti herkes uykudayken gelip bi baz istasyonu takıp gidiyorlar.

yaşadığım semte son birkaç hafta içinde, benim bildiğim, gördüğüm kadarıyla 2 tane baz istasyonu takıldı. kimbilir daha bilmediğim, görmediğim nerelerde vardır? baz istasyonlarının sayısı artacak. etrafınızda görüyor musunuz siz de? ne yapacağız?

bundan seneler önce ('99'du galiba) yaşadığım apartmana, her ay belli bir para ödemek karşılığında baz istasyonu takmak istemişlerdi. benden başka herkes onaylayınca, bana çok zor gelen bir şey olmasına rağmen, elimde gazete kupürleriyle kapı kapı dolaşarak apartman sakinlerini vazgeçirmeye çalışmıştım, sonuçta baz istasyonu takılmamıştı. ama bu sefer direklere takılmış istasyonlar söz konusu. kadıköylüler her çarşamba moda'da baza karşı toplanıyormuş, onlara katılabilirim, imza kampanyalarına katılabilirim (katıldım) tamam ama günler geçiyor, çocuklarımızı ve kendimizi bu tehlikeden nasıl koruyacağız? semt sakinleriyle, esnafla konuşmaya çalıştım ama görebildiğim kadarıyla herkes kaderine razı. "takmışlar bir kere biz ne yapabiliriz?" gibi bir ruh hali var; kabullenmiş, oluruna bırakmış gibiydiler. 

yerlerini bildiğimiz-bilmediğimiz bu baz istasyonları, yaşadığımız mahallelerin dışına, uzaklara kurulmalıydı. kurulanları bir an önce söktürmek, yenilerin kurulmasını engellemek için neler yapabiliriz?


not: kiralık/satılık ev ararken, çocuklara yuva/okul bakarken baz istasyonlarına dikkat edin. gerçi bulup yerleştikten 1 gün sonra dibinizde bi baz istasyonu bitmeyeceğinin garantisini kim veriyor ki? sağlık olmadıktan sonra gerisinin ne önemi var? deliricem ben bu gidişle.

Monday, September 7, 2009

selamiçeşme pazarı'nda organik ürünler

cem'i yuvaya bıraktıktan sonra yürüyerek dönüyorum eve bu yıl. arabadan inmediğim geçen bir yıl içinde 3-4 kilo aldım. yıllar yılı her yere uzak yakın demeden yürüdükten sonra geçen sene... ya işte neyse şimdi artık hem benzini az yakıp çevreyi daha az kirletmek, hem okul yolculuğunu daha ucuza mal etmek, hem de yürümüş olmak için bırakıyorum arabayı yuvanın yakınına, cem'i almaya giderken de yürümüş oluyorum sonra, iyi oluyor.

bu sabah dönüşte pazara uğradım. pazartesi günleri selamiçeşme özgürlük parkı'nın yanına kurulan semt pazarına. niyetim salatalık malzemeler, belki birkaç kilo da meyve alıp yüküm fazla ağırlaşmadan eve dönmekti. pazara girdiğimde pazarcılar tezgahlarının son rötuşlarını yapmakla meşguldüler, ürünleri dizip yerleştirme işlerinin sonuna gelmişlerdi. önce öylesine yürüdüm elimi kolumu sallayarak, hangi tezgahtaki ürünün daha doğal olduğunu anlamaya ve adım başı karşıma çıkıp bana ısrarla sarmısak ya da limon satmak isteyen çocukları başımdan savmaya çalışarak. tezgahlardan birinin önünden geçerken bir kutu organik makarna görüp şaşırdım ama durmadım, pek de önemsemedim. karfurlarda rastladığım bir markaydı ama pazara gelmiş olması da ilginçti aslında. dönüşte önünden geçerken yeniden baktım o tezgaha, o sırada "ürünlerimiz organiktir" diye seslendi standdaki çocuk. aaaa! marketlerde tek tük bulabildiğimiz organik ürünlerden yaz başından beri nedense yoksun olduğumuz için evimin yakınına kurulan bir pazarda ufak da olsa organik bir tezgahın* bulunması beni çok sevindirdi. 

ordan hep duyduğum ama ilk kez bugün gördüğüm pembe domateslerden aldım, bir kilo da yeşil fasulye. bir tane armut hediye etti satıcı bana, daha bu sabah koparmış dalından. bugün organik standda hatırladığım kadarıyla incir, armut, elma, yeşil fasulye, minik patlıcanlar, turşuluk ve dolmalık biberler gördüm. bunlara ek olarak organik salça, makarna, bulaşık makinesi deterjanı, sıvı el sabunu, ekmek, nohut ve işte birkaç parça ürün daha. 

satıcı "organik ürünlerle ilgili olarak en çok duyduğumuz şikayetler pahalı olmaları ve kolay ulaşılamamalarıydı, biz bu durumu değiştirmek istedik, başlangıç olarak da koşuyolu ve selamiçeşme pazarlarında yer almaya karar verdik" dedi ve ürünlerinin internet üzerinden de satıldığını söyleyip bir broşür verdi. telefon veya internet üzerinden verilen siparişler, cumartesi veya pazar günleri eve ücretsiz olarak getiriliyor, ödeme kapıda nakit olarak veya kartla yapılabiliyor. siparişi ihtiyacınız kadar verebiliyorsunuz, ürün ve kilo sınırlaması yok. 


* pazara girdikten bir süre sonra yol kendiliğinden sola kıvrılacak, solu takip ettiğinizde pazarın ana caddesi diyebileceğimiz geniş bir yola varacaksınız. sağ kolda sebzeli, meyveli, kavanozlu, kutulu minik tezgahı görene kadar yürüyün.

Tuesday, July 28, 2009

...


Yoksa neoliberalizmin son sömürge olarak gördüğü hastaların sürekli para kazandıracak biçimde “daha çok inceleme daha az tedavi” ilkesi ile sağlık sistemi içinde sürüklenmesi sürecinde yeni bir sayfa mı açılıyor?

 

Baktıkları her hasta, istedikleri her tahlil için hekimlere prim verilmesine, hastanın sağlık sistemi içinde kaldığı sürece hekime ve sisteme para kazandırmasına olanak sağlayan sağlık reformunun hastaları iyileştirmekten çok tahliller ve görüntülemeler adı altında oyalamasının hizmet kusurlarının artmasına yol açması kaçınılmaz görünüyor. 


...


yazının tamamı

Friday, July 24, 2009

vejetaryenliğe giriş

cem: anne sen bazı insanların saylangoz yediklerini biliyo musun?
yasemin: biliyorum, mesela fransızlar
c: nerden duydun sen?
y: e biliyorum, bilinen bi şey bu, sen de biliyosun işte
c: ama saylangoz öldürmek kötü bi şey?
y: evet ama balıkları da tutup öldürüyorlar yemek için, diğer hayvanları da... köfte falan nasıl yapılıyor sanıyorsun: etlerinden hayvanların.
c: hmmm... bütün hayvanları öldürmek kötü değil mi? peki ama ne yapacağız ki biz, çim mi yiyeceğiz?


cem geçen 2 yıl boyunca bulduğu her fırsatta salyangozları öldürdükten sonra ilkbahar itibarıyla bu eylemden vazgeçme kararı alıp uygulamaya koymuştu ki dünyada salyangoz yiyen insanlar olduğunu öğrendi.

2 gün önce aramızda geçen bu konuşmadan sonra vejetaryenlik üzerine düşünmeye başladım zaten düşünüp düşünüp rafa kaldırdığım bir konuydu. bu arada ben orada vejetaryenliği düşünmeye başladığım için cem'in son sorusu cevapsız kaldı. insanları etobur sanıyor galiba, neyse biraz daha düşüneyim gidip konuyu yeniden açacağım.