Showing posts with label yasemin. Show all posts
Showing posts with label yasemin. Show all posts

Thursday, June 2, 2016

29 Sene Sonra Yeniden



29 sene sonra yeniden. 

1987 yılında yayımlanan kitap, ilk senesinde 40 baskıya ulaşıp rekor kırmıştı. 11 sene sonra 1998'de "ahlaka mugayyir" görülerek yasaklanmış, bir ara "küçükleri müstehcenlikten korumak için" poşette satılmıştı.


1987'nin yaz tatilinde gittiğimiz Kuşadası'ndaki kampta, kitabı teyzemden sonra ben de okumaya heveslenmiştim. Ananemle dedemin benim için uygun olmadığını söylemelerinin ardından kitabı okumam tabii ki farz olmuştu. Böylece kah gizlenerek, kah arada enselenerek bitirmiştim bir günde.


Şimdi ilk baskılardan biriyle yeniden karşılaşınca, kitabı oğlumdan bir yaş büyükken okuduğum o günü hatırlamak için yeniden başladım okumaya. Okuduğum kitaplarla da çocukluktan çıktığım dönemin ilk kitabı, enteresan bi şekilde bu olmuştu. Arka kapakta yazdığı gibi, küçücük bir kızın henüz yaşanmamış doğal meraklarından, aşklar, acılar, sahtekarlıklar, hırslarla dolu bir hayatın bazen hafif, bazen ağır kıpırtılarına kadar kendisi için varolabilme çabası.


Önemli, iz bırakan, yol gösteren bir kitaptı benim için, tam da 13'üme bastığım o sene yayımlandığı için şanslıyım. Duygu Asena'yı o yaz tatilinde, bikini giydiğimde artık çocuk gibi görünmeyen bedenime alışmaya çalıştığım kampta tanımış ve ondan bir sürü şey öğrenmiştim.

Wednesday, October 22, 2014

Haset İşleri

Twitter'da karşıma çıkınca "oh, demek böyle bir şey varmış, sadece benim başıma gelmiyormuş." diye rahatladım.

Benim yapmayi denemedigim seyleri yapan #kişidenUzakDururum 
Hele 1 de yaptigi ise yariyorsa uzerine gicik da olurum.. pic.twitter.com/zWhKviNeYj
— Özge Mergen (@drozgemergen) 31 Temmuz 2013

Yapmayı denemediği şeyleri yaptığım için, bunlar işe yaradığı için ya da ben yaptığımdan mutlu olduğum için sinir olan, bu yüzden utanmadan triplere giren, surat asan, bunu görmeye katlanamadığı için bir süre görüşmekten, konuşmaktan kaçınan tanıdık, arkadaş, akraba, yakın, aile üyelerine... sahibim. Şimdi size bu tiplerin isimlerini açıklıyorum! Şaka be şaka; korkmayın ifşa etmeyeceğim sizi.

Onlar zaten kendilerini biliyor.

Mutluluk ya da hayatından memnun olmak, ne derseniz deyin, dünyada en çok kıskanılan şeylerden biri gibi görünüyor. Oysa bu şans işi falan değil. Memnuniyet gökten zembille inmiyor. Hayatından memnun olabilmek, kendine içinde olabildiğince mutlu mesut yaşayabileceğin bir hayat yaratmaya çalışmak epey mesai, emek; kimi zaman kan, ter, gözyaşı dolu bir mücadele ve en önemlisi de cesaret gerektiriyor. Kenarda tırnaklarını kemirerek millete hasetle bakanların işi bu konuda biraz zor.

Bakın sabah sabah okuduğum bir twit neler yazdırıyor bana, birden açıldı kutunun kapağı. Bazen ben böyle günlük güneşlik olmayan şeyler yazınca ne oldu, bir şey mi oldu diye soruluyor. Sorulmadan söyleyim, yeni bir şey olmadı; böyle şeyler olup durdu hayatımda bugüne kadar. Sabah okuduğum o iki cümle bana bunlardan bıktığımı ama neyse ki yalnız olmadığımı iliklerime kadar hissettirdi, derken şunu bir kenara not alayım dedim ve bir baktım bunları yazıyorum.

Arkadaşlar, surat astığınız elemanın sizin kaprisinizi çekmek gibi bir zorunluluğu yok. Duygularınıza sahip olun, büyüyün artık bi yetişkin olun ya. Konu tamamen sizinle ilgili, bunu siz göremediğiniz için ben mecbur kalıyorum söylemeye. Kıskanabilirsiniz ama bu yüzden kimsenin canını sıkamazsınız. Yeter. Hadi dağılın bakalım. Bir daha olmasın.

Wednesday, September 24, 2014

Ağaçtaki Elma



















Odamın penceresinden dışarı bakınca sarmaşıkların arasında güçlükle seçilen şu cılız ağacı görüyor musunuz?

O cılız ağacın dalındaki elmayı görebiliyor musunuz peki?

Ben de göremiyorum. Oysa dün akşamüstü görebiliyordum. Kırmızıydı, parlıyordu, harika görünüyordu.

Bu sabah baktım, elma yok. Ağaç bir yükseltinin üzerinde, merdiven olmadıkça erişilebilecek bir noktada değil. Dün bu ağacın incecik dallarından birinde sallanan o tek elmaya öyle şaşırmıştım ki bir fotoğrafını çekeyim diye düşünmüştüm.

O sırada odada yazlıkları kaldırayım, kışlıkları çıkarayım, küçülenleri yeni sahipleri için ayırayım gibi işlerle meşguldüm. Fotoğraf makinesi salondaydı, işleri bırakıp salona gitmeye, dev makineyi ayarlayıp iyi bir fotoğraf çekmek için uğraşmaya üşendim, yarın sabah ışık iyiyken çekersem daha güzel olacak diye kendimi rahatlattım. Oysa telefonum orada masanın üzerinde duruyordu ama o güzel elmanın fotoğrafı hiç telefonla çekilir miydi?

Sabah oldu, hani elma nerede? Makine burada, ben buradayım, ışık güzel ama elma yok. Düşmüş, gitmiş. Dün orada bir elma vardı ve çok güzeldi, bugün yok.

Yukarıdaki fotoğrafları telefonla çektim, salona gidip makineyi yine almadım ama dün fotoğrafını çekemediğim elmayı unutmak istemediğim için bu kez üşenmedim, onu anlatmak için salona geldim. Aklımdan sonra yazarım diye geçmedi mi, geçti ama önce işimi bitirmeyi bekleseydim elmayı kaybettiğim gibi anlatmak istediklerimi de kaybedecektim büyük ihtimal. 

İlerleyen yaş konusuna bugüne dek farkında olmadan ne gibi anlamlar, nasıl dönülmez akşamlar yüklediysem, 40 yaşında olmak ya da durup gençliğimi, öğrenciliğimi hatırlamak da buna benzer şeyler hissettiriyor. Neyse ki Eddie Vedder'ı dinleyerek bunlardan bahsetmenin de güzel bir  tadı var. Elmayı tadamadık, belki benden başka kimse de göremedi ama arkasından yazdıklarımı birkaç kişi okuyacak :)

Şu anda bu albümü dinliyorsunuz:

Saturday, August 23, 2014

Kolay Değil :: Yaz, 2014

Dün Cem'in satranç okulundaki dersin bitmesini beklerken benim gibi oğlunu bekleyen bir anneyle tanıştım. Ders bitmişti ama çocukların maçı bitmediği için çıkış saati neredeyse bir saat uzamıştı. Ben bu gecikmelere alışkın olduğum için zaten geç gitmiştim, buna rağmen bekleme süresi uzayınca "daha geç gelsek de olurmuş" diyerek konuşmayı başlattım. Beni tanıyanlar, bu tür giriş(kenlik)lerin insanı olmadığımı bilirler ama çocuklar büyürken öyle değiştim ki, ben bile kendimi tanıyamıyorum artık.

Konuşurken evlerimizin arasında sadece birkaç blok olduğu ortaya çıkınca nasıl sevindiğimizi görmeniz gerekirdi, burada anlatmam mümkün değil. Öyle ki çocuklar birbirilerini görmeye yürüyerek gidebilecekler. Ben Cem'in yaşındayken bırakın birkaç blok ötesini, bisikletle neredeyse şehrin (İstanbul değil!) tüm semtlerini kat ederdim. Cem daha tek başına markete ekmek almaya gitmedi! Bir sitede oturmadığımız için neredeyse hiç sokakta da oynamadı ama bu arkadaşına yürüyerek gidebilir çünkü evden çıktığı anda oradan da bizim evden de görülebiliyor, evleri bize öyle yakın ki.

Satranç gibi ortak ilgi alanları olan, onun dışında da birbiriyle iyi anlaşan iki çocuk ve terlik mesafesi komşular. Buna yaz tatili çaresizliği içindeki iki annenin tepkisi tabii ki çok sevinmek olur.

Ertesi gün yani bugün derhal davet edildik ve ilk ev buluşmamızı yaptık. Çok mutluyuz.

Büyük şehirde anne/baba olmak, büyük şehirde çocuk olmak, büyük şehirde yaz tatili denilen 3 aylık devasa süreyi anlamlı şekilde geçirmeye çalışmak… Çok zor arkadaşlar, gerçekten de çok zor. Hele de bir sitede değil, trafik derdinden uzak kalalım, okul dahil gitmek isteyeceğimiz her yere yakın olalım diye şehrin göbeğinde oturmayı seçmişseniz, yazlığınız yoksa, çocuklarınızı yazlık evlerine birkaç haftalığına olsun gönderebileceğiniz aile büyükleriniz yoksa, çocuklar arasında 6 küsur yaş varsa, yetmezmiş gibi cinsiyetleri de farklıysa… Tek çıkış yolu, birbiriyle vakit geçirmeyi seven ve çok uzak mesafelerde oturmayan yaşıtlarıyla yapacakları buluşmalar oluyor. Biz bu sene ilk defa Cem'i yarım günlük spor okuluna gitmeye ikna edebildik, o da iyi oldu. Kendisi de memnundu, hatta cuma akşamları yatmaya giderken "keşke yarın da masa tenisi olsaydı" dediği günler oldu. Bu noktada Yankı Yazgan'a, yazılarından birinde rastladığım "zorla güzellik olmaz ama güzellikle zorlama olabilir." sözü için teşekkür ediyor, bunu ilk okuduğumda nasıl yapacağımı bilemesem de, sonunda dinlediğim ve yapabildiğim için de kendimi tebrik ediyorum.

Cem gönülsüzce gittiği Pera Müzesi'ndeki Andy Warhol sergisi girişinde. Pek istememişti ama sonuçta pişman olmadı gittiğine. (Temmuz)

Kısacası, sinema, kitaplar, ipad, semt turları, müzeler, aileyle gidilen deniz tatilleri bir yere kadar; tatilde hiçbiri sık görüşülen arkadaşın yerini tutmuyor.

Sebze ayıklamak da bir yere kadar, yani nereye kadar? 
Sağolsunlar, buzluk doldu. (Ağustos)
*
Çocuk Bahane, Kendimize Bakalım (Yankı Yazgan)

Çocuklar Mutfakta

Tuesday, May 6, 2014

Vizyondan :: Aşk Bilmecesi


Sinemada izlemeyi istediğim Aşk Bilmecesi'ni, sinemaya gitmeye üşenince internette bulup berbat bir görüntü kalitesiyle laptop ekranından izledim bugün. Film yıllar önce festivalde gösterildikten sonra vizyona giren İspanyol Pansiyonu'nun devam filmiymiş. Hatta üçlemenin sonuncusu olduğunu okudum, arada bir de Rus Bebekleri diye bir film varmış. İspanyol Pansiyonu'nu Alkazar'da izlemiş olmalıyım, ikinci filmi izlediğimi hatırlamıyorum. İspanyol Pansiyonu'nda, Barcelona'da Erasmus öğrencileri olarak bulunan kahramanlar, şimdi 40 yaşa merdiven dayamışlar, New York'talar, kafaları ve hayatları karışık. Hazır 40'a iyice yaklaşmış olmaktan (nedenini hala tam çözemediysem de) muzdaripken eğlenceli bir seyirlik oldu benim için.

Filmde Audrey Tautou, eski sevgilisi erkek karaktere Skype'dan 40. yaşlarını, 10 sene evvel 30. yaşlarını kutladıkları gibi kutlamak istediğini söylüyor ama bunun bir şekilde mümkün olamayacağını duyunca yakınıyor:

Audrey: 40. yılımızı 10 yıl önce yaptığımız gibi kutlamak isterdim...
Adam: Siz kadınların nesi var? Hep geçmişi yeniden yaşamak istiyorsunuz.

Wednesday, April 9, 2014

Pretty things, so what if I like pretty things

pretty things

Pretty things, so what if I like pretty things
Pretty lies, so what if I like pretty lies
From where you are
To where I am now
I need these pretty things
Around the planets of my face
Everything's a sign of my astrology
From where you are
To where I am now
Is its own galaxy
Be a star and fall down somewhere next to me
And make it past your color TV
This time will pass and with it will me
And all these pretty things
Don't say you don't notice them

RUFUS WAINWRIGHT

Friday, March 14, 2014

eski defterleri karıştırıyorum. zor durumlarla başedebilmek için uzun zamandır başvurduğum yol bu. lise günlüklerine (1990) bakarken ataol behramoğlu'ndan yaptığım alıntılara rastladım:

Kızıma;
İnsanlar da ülkelere benzer kızım. Onların da ilkeleri vardır, yasaları, sınırları...
Ne küçümse insanları kızım, ne gereğinden fazla önemse. Anlamaya çalış, nedir sınırları ve nereye kadar genişleyebilirler!

*

bir de belki soldaki linklerden bakıyorsunuzdur, yine de derin hakikatler:

Tuesday, January 7, 2014

2013'te En İyi 10 Film

Geçen seneki gibi bu yıl en beğendiğim 15 film (bu postu taslaklarda kaç haftadır bekleterek, düşünerek ederek epey uğraştıysam da listeyi 10 film ile sınırlayamadım) herhangi bir sıralama olmaksızın şöyle:

la vie d'adele (Mavi En Sıcak Renktir)
jagten (Onur Savaşı)
jin
yozgat blues
conjuring (Korku Seansı)
dans la maison (Evde)
before midnight (Geceyarısından Önce)
blue jasmine (Mavi Yasemin)
searching for sugarman (Bir Şarkının Peşinde)
all is lost (Sona Doğru)
stoker (Lanetli Kan)
enough said (Başka Söze Gerek Yok)
the broken circle breakdown (Kırık Çember)
museum hours
stories we tell



Wednesday, December 25, 2013

bu yaştan sonra

bugün göz doktoruna gittim, okulu tatilde olduğu için yanımda rüya ile. giderken biraz tedirgindim ama rüya uykusu gelmiş olmasına rağmen muayeneyi eli elimde sessizce izledi. doktor "uslu çocukmuş, hiç sorun çıkarmadı." deyince ben de sessiz kaldım. merak edip "hep böyle midir?" diye sordu. "her zaman değil. ne zaman nasıl olacağı belli olmaz, kefil olamam yani." deyince beraber güldük. muayenem bitince onun gözlerine de bakılsın istedim ama rüya kabul etmedi.

göz numaram düşmüş biraz. ilkokul 3. sınıftan beri gözlük kullanıyorum. gözlük takmak en büyük çocukluk hayallerimden biriydi. pencerenin önünde durup ellerimle çerçeve yapar dışarıya gözlük taktığımı düşleyerek bakardım. sınıfta yapılan göz taraması sonucunda gözlerimin bozuk olduğu ortaya çıkınca sevinçten havalara uçmuştum. çok dua etmiştim gözlerim inşallah bozuktur diye, kabul olan dualarımdan biridir.

ilk zamanlar bir heves gözlüğü taktıysam da, ergenlikle birlikte miyop 1.5 olana dek gözlük kullanmadım, sonra mecbur kaldım tabii.  yine de bunca yıldır gözlük kullanmaktan yana pek şikayetim olmadı. üniversite yıllarından başlayarak uzunca bir süre lens de kullandım ama tembellikten kaynaklı özensiz kullanım sonucunda ağır bir göz enfeksiyonu geçirdiğimden beri gözlerim lensi pek kabul etmez oldu. kısa kısa takıp çıkarıyorum şimdi, güneş gözlüğü kullanacağım zamanlarda, sahile giderken falan. gözlerin ilerleyen yaşla birlikte lensi eskisi kadar rahat kabul etmemesi de sık yaşanan bir sorunmuş. doktor sebepleri açıkladı, aklımda eksik ya da yanlış kalmış olabilir diye çekinerek de olsa not düşeyim: kullandığım aylık lensin zamanla tıkanan gözenekleri gözün ihtiyaç duyduğu oksijeni almasını engelliyormuş, yaşla birlikte göz kurumaları artınca da göz kendini yıkayamıyor ve enfeksiyonlara açık hale geliyormuş...

ilginç olan, 9 yaşımdan bu yana 0.50'den istikrarlı şekilde 5.25'e kadar yükselen göz numaram şimdi 4.75'e gerilemiş, şaşırdım. belli bir yaştan sonra olurmuş böyle. aslında şimdiye kadar lazer de yaptırabilirmişim, neden yaptırmamışım (bilmem, hiç düşünmedim. korkudan herhalde) gerçi 50'den sonra onun da bir anlamı olmazmış. yani 20lerimde yaptırmadıysam önümdeki 10-11 sene için değer mi gibi bir sonuç mu çıkarmalıyım, tam anlayamadım.

yakın görüşte sorun yaşamaya başlayıp başlamadığımı da sordu doktor. "henüz değil" dedim, "iyi, aman başlamasın." dedi. "yakın gözlüğü takacak kadar kocamadık herhalde!" diye düşünürken "arkadaşlarınız çok geçmeden yakın gözlük kullanmaya başlarlar, siz ileri derece miyop olduğunuz için yakın gözlüğünü daha geç kullanabilirsiniz" dedi. soru cevap faslında birkaç kez "bu yaştan sonra", "40'lı yaşlar" geçti. neredeyse "ben daha 40 olmadım" diyecektim de, doktora neydi benim 39'umdan, 40'ımdan. neyse, size söyleyim o zaman, 2014'ün ortasına daha çok var, yaşımın ilk basamağı o zamana kadar 3.

Sunday, December 15, 2013

nopper

foto burdan

bir zamanlar nopper vardı. ben çocukken, en az 30 sene önce yani. cem oyuncaklarla oynayacak kadar büyüdüğünde hatırlamıştım ve oyuncakçılarda aramaya başlamıştım bunları. acaba hala var mıdır, bulabilir miyim diye dolanırken, kadıköy'de, söğütlüçeşme'deki caminin karşısındaki eski oyuncakçıda, farklı isimle satılan birkaç paket bulabilmiştim. aynı günlerde anneannesi de yunanistan gezisi dönüşünde, orada bulabildiği bir iki kutuyu getirmişti, derken benim aldıklarımla oradan gelenler birleşince epey parçamız olmuştu. yunanistan'dan gelenler iyiydi de, benim bulduklarım bizim eskiden oynadıklarımız kadar kaliteli ve esnek değildi, dişleri kolayca kırılıyordu. cem yine de onlarla epey oynamıştı.

internet olmasaydı bu kutuyu yeniden görebilir miydim? işte kitapçığıyla, plastik haznelerindeki aynı parçalarla bizim nopper tıpatıp buydu. resimdeki çocuğun yaptıklarının aynısını yapmaya çalıştığımı bugün gibi hatırladım şimdi.
 
cem büyürken artık oynamadığı oyuncakların büyük bölümünü kendisinden küçük çocuklara dağıtmış, bir gün kardeşi olursa diye az sayıda sevdiğim oyuncağı da saklamıştım. işte nopperler de hatıraları nedeniyle sakladıklarım arasındaydı. iyi ki vermemişim, rüya'nın kendi kendine oynamayı sevdiği ilk oyuncaklardan biri nopper oldu. şu anda ilerleyen ve çoktan uyumuş olması gereken saate rağmen halının üzerinde şarkılar söyleyerek parçaları birleştirirken ben de onun, kendi dünyasına dalmış ve diğer her şeyi (özellikle de bizi!) unutmuş halde, "nopper" oynamasını izliyorum.

nopperler görebildiğim kadarıyla artık farklı isimler altında pazarlanıyor. bu isimlerden biri fun bricks ve bu markayı şu an nerede bulabileceğinizi bilmiyorum. seneler önce bir arkadaşım joker'de gördüğünü söylemişti ancak gidip sorduğum birkaç seferde ben bulamamıştım, belki şimdi satıyorlardır. ankara ve istanbul'daki bazı alışveriş merkezlerinde mağazaları bulunan imaginarium'dan ise hala epey kazık fiyata, kalitelisinden bir kutu "pinmulti-up çubuklu yapı parçaları" satın alma şansınız var.http://www.imaginarium.com.tr/ubuklu-yap-paralar-45857.htm

Wednesday, December 4, 2013

çocukluğun mutlu saatleri

Bize yaşanmamış gibi gelen çocukluk yıllarımızda, çok sevdiğimiz bir kitapla geçirdiğimiz günler kadar dolu dolu yaşanmış başka bir zaman belki yoktur. 


Marcel Proust



proust'un cümlesini okuyunca çocukken sevdiğim ve cem kadar çok kitabım olmadığı için döne döne okuduğum kitaplar aklıma geldi. bazılarından burada daha önce de bahsetmişimdir. çoğunun hala baskısı bulunuyor. ranzanın üst katına uzanıp ya da yere oturup sırtımı yanan kalorifere vererek bu kitapları okuduğum saatler, çocukluğumun en mutlu saatleriydi.


8,9,10 yaşlar için kitaplar:

kitap isimlerine tıklayın. 





alphonse daudet'nin değirmenimden mektuplar, kitap alayım diye verilen harçlıkla kendi kendime seçtiğim ilk kitaptı. cem'den bir yaş küçüktüm, üçüncü sınıfa gidiyordum. şimdi çocukları kendi başlarına pek bir yere yolladığımız yok ama ben parayı cebime koyup vızır vızır arabaların geçtiği iki caddeyi koşarak aşmış yine koşa koşa şimdi galiba pastaneye dönüşmüş olan olcay kırtasiye'ye dalmıştım. tek raf boyunca sıralanmış, o günlerde bana çok sayıda görünen kitapların arasında yaşadığım uzun kararsızlığın ardından artık neye göre seçtiysem bu kitabı seçip almıştım. 

eve dönüp de kitabı gösterdiğimde, sen ilerde iyi bir okuyucu olacaksın, kendine ne güzel bir kitap seçmişsin demişlerdi de çok sevinmiştim. bu anıyı kaydetmek istedim çünkü kitabı eve gelir gelmez okumaya başladığım o güneşli öğleden sonrası 30 sene boyunca aklımda tatlı bir anı olarak kaldı. insanın anayurdu çocukluğudur demiş jorge amado, ne kadar doğru.

sizin çocukluğunuzdan hatırladığınız kitaplar hangileri?

*
bir ilkokul kitaplığı için 50 kitap önerisi

Tuesday, December 3, 2013

dünya vatandaşı :: o. henry

bu gece yıllar sonra yeniden o. henry öyküleri okuyacağım. en son öğrenciyken okumuşumdur herhalde. o. henry'nin sürprizli öykülerini o zamanlar çok severdim. geçen ay tüyap'ta bu kitaba rastlayınca içimden yeniden okumak geldi. orada güzel kapağı görünce dayanamayıp biraz karıştırdım, hep bildiğim öyküler, unutmamışım. birilerine vermiş olmalıyım, kütüphanemde o. henry'nin kitapları durmuyordu. eskiden okuduğum kitaplara bir daha dönmek isteyeceğimi düşünmezdim ama insan ilk kez okunmayı bekleyen onca kitaba rağmen bazı kitapları ikinci, üçüncü defa okumak isteyebiliyormuş, onu da yeni yeni anlıyorum. neyse, kısa bir tereddütten sonra aldım işte, hadi başlayım artık.


sormadan gitmeyim: siz hangi kitapları okuyorsunuz bugünlerde?

Monday, November 25, 2013

aşure



foto buradan

hayatımda hiç aşure yapmadım. yakın gelecekte yapacağımı da sanmıyorum. günlük yemekler, rutin ev işleri ve çocuklarla ilgili işlerin (istanbul trafiğindeki şoförlük mesaisi dahil) ardından birkaç sayfa okumak, bir film izlemek veya boş boş oturmak için kendime vakit ayırabilmek şu an benim için aşure yapmaktan daha önemli. ama bakarsınız önümüzdeki sene aşure yapmayı çok isterim ve kolları sıvarım bu iş için. kızı olan annelerin mutlaka aşure pişirmesi gerekir derler, benim de üç yıldır kızım var ama hala bir aşurem olmadı. istemesem çok önemli değil de, istiyorum ben de bir gün aşure yapmayı.

iki sene önce bu on daireli apartmana taşındık. eskiden anadolu yakasında 22 daireli bir apartmanın en üst katında oturuyorduk. karşı komşumuz yalnız yaşayan çok yaşlı bir kadındı, aşure yapamazdı. güzel yemekler pişirebildiğim günlerde ona da bir tabak yemek götürürdüm. eski apartmanda yaşarken bize komşulardan bir tabak olsun aşure gelmeden geçen çok aşure zamanı olmuştur. orada yaşadığımız dokuz sene boyunca iki veya üç defa aşure gelmiştir o kadar ve bunu söylemek pek hoş olmayacak ama gelenlerden sadece bir tanesi benim iyi aşure kriterlerimi karşılamıştı, o da birinci kattaki komşunun getirdiği aşureydi.


yeni taşındığımız apartmanda ise aşure zamanında dairelerin çoğundan aşure geliyor ve aşurelerin hepsi birbirinden lezzetli. bu arada burada folyo tabakta aşure servisi ile tanıştım. tümü değilse de kimi komşular folyo tabak ile getiriyorlar veya yolluyorlar aşureyi. ben her ne kadar porselen tabağı tercih etsem de folyoyu gördüğüm zaman daha çok seviniyorum. bilin bakalım neden? evet, çünkü o porselen tabakları içi boş iade etmek istemiyorum ama içlerine ne koyabileceğimi de bilemiyorum. bir süredir düşünüyorum ve aklıma muhallebiden başka bir şey gelmiyor. epey sakil kaçacağını bilmeme rağmen şu an yanımda duran tabaktakini de bitirdikten sonra muhallebiyi yapıp tabakları iade etmeyi planlıyorum. bizim çocuklar da sevinir hem, apartmanda başka çocuk yok zaten. daha iyi bir fikriniz varsa lütfen yazın bana.


aşure kriterleri demişken aşureyi nasıl sevdiğimi anlatmak isterim.

1) aşurenin şekeri ayarında olmalı, aşure her ne kadar bir tatlı olsa da şekeri baskın olan aşureyi sevmiyorum, bitiremiyorum. az tatlı olduğu zaman ise (tadı neredeyse nötre yakın olsa hele...) tadına doyamıyorum.

2) aşure sulu olmamalı. tabaktan dökülme riski olan aşure bence iyi aşure olamaz, katı olmalı.

3) aşurenin içinde kuru meyve olarak kabul edebildiğim tek şey kuru üzüm. o da üzerine süs olarak değil içine pişirilirken katılmış olacak.  kuş üzümü de kötü olmuyor çünkü ekşi ve minik.

4) kuru incir ve kuru kayısı tatlının içindeki şekeri arttırıyor, küçücük tabağın içindeki diğer malzemelerin yanında büyük kalıyor vs. sevmiyorum ve onları yemeden bırakıyorum.

5) aşurede kuru yemiş miktarı az olmalı, üzerine ceviz konacaksa iyice ezilmiş olmasını tercih ederim, kıtır kıtır yemeyi sevmiyorum. komşulardan biri kırık ve soyulmuş tuzsuz çam fıstığı koymuştu üzerine, kırmızı nar taneleriyle birlikte. hem görüntü hem de tat olarak çok hoş olmuştu. ilk defa rastladım ama yapacak olursam aynı şekilde süslemek üzere aklıma not ettim.

6) aşurelerden birinin üzerinde çok minik fındıklar vardı. tadı fındık ama kendisi bildiğimiz fındığın beşte biri falan büyüklükte. aşureler için özel üretim mi acaba, değildir tabii de hoş bir detaydı. ben iki üç taneden fazla koymazdım çünkü çok kıtır kıtır bir tatlı olmasını istemiyorum aşuremin.

7) aşureye tarçın yakışıyor. genellikle herkes de koyar ama komşulardan biri azıcık hindistancevizi de serpmişti tarçına ek, ben sevdim, kendi tabağıma serperim bundan sonra.

8) gelen aşurelerden birine azıcık gülsuyu katılmıştı, kötü olmamıştı ama ben koymam.

9) aşurenin rengi beyaza yakın açıklıkta olmalı. sanırım bu renk için süt katılıyormuş karışıma.

10) aşureye çok yakıştığını düşündüğüm ve bir gün yaparsam mutlaka koyacağım şey portakal kabuğu rendesi.

bunlar benim lezzetli bir tabak aşureden beklediklerim. umarım bir gün ben de bu maddeleri karşılayan, en azından karşılamaya yaklaşan aşureyi yapabilirim ve kıvamı yerinde, lezzetli bir aşure pişirmenin uzaktan göründüğü kadar zor olmadığını anlayabilirim.

*
 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'nden:
...
Türk-Müslüman geleneğinde aşure, hicr-i kameri yılın ilk ayı muharremin 10. günü pişirilir. İstanbul mutfağı aşureyi, buğday, bakla, nohut ağırlıklı "aş" niteliğinde bir sofra spesiyalitesi düzeyine getirmiştir. İstanbul usulü aşurede, pirinç, buğday, iç bakla, fasulye, şeker vb ana malzeme oranlarının dengelenmesinin yanında incir, üzüm, kuşüzümü, kayısı, kestane, çamfıstığı, şamfıstığı, ceviz, fındık, nar tanesi vb kullanılarak damak zevki de gözetilir. Ayrıca misk, amber, gülsuyu ilave edilir ve tarçın serpilir. Saray ve konak usülü aşure ise "süzme" ve "sütlü" denen iki ayrı tarzda bir tür muhallebi kıvamında hazırlanır. Bu tür lüks aşureye badem şekeri, çikolata dahi katılır.
1.cilt, sf.372

Monday, November 18, 2013

Günümüz çocukları eskilerinden beter mi?



geçenlerde evde ne okusam diye bakınırken ne zaman aldığımı hatırlamadığım bir çocuk gelişim kitabı gözüme çarptı. "ne zaman aldım bunu, gene tırıvırı bir şey herhalde" diyerek umutsuzca kapağını kaldırdım ve az yazılı bol çizimli ilginç bir kitapla karşılaştım. allah allah, ne zaman, nereden aldım, hiç bilmiyorum, neyse zaten bu sıralar hatırlayabildiğim şeylerin sayısı gitgide azalıyor. yorgunluktandır deyip geçmeye çalışsam da hafızama neler olduğunu merak ediyorum doğrusu.

kitap için TIK






bu kitapları yıllardır artık okumayacağım deyip dursam da dayanamayıp yine okuyorum. iyi de geliyor, yatmadan önce en az 15 dakika + sabah yataktan çıkmadan önce bir 10 dakika okuduğum takdirde okuduklarım günü daha sabırlı  şekilde geçirmeme yardım ediyor. sabrı, "ver allah'ım ver" diye mumla aradığım bugünlerde nerede bulabileceksem gidip oradan almam lazım. işte çocuk gelişimi kitaplarından vazgeçemeyişim bu yüzden. size garip gelebilir ama çocukların henüz ve hala çocuk olduklarını unuttuğum anları böylece asgari noktaya indirmiş oluyorum. kitap çocukların okul öncesi yıllarına odaklanarak bu zorlu dönemde sık yaşanan sorunlar için pratik çözüm önerileri içeriyor. illa ki okunmalı diyemeyeceğim ama ilk yıllarda yaşanan kriz halleri için anne babaya iyi gelmesi muhtemel yalnız değilim duygusu (bütün çocuklar benzer yaşlarda üç aşağı beş yukarı benzer şeyleri yaparak büyüyorlar. tavuğun komşuya kaz göründüğü gibi benimkiler keçi onlarınkiler kuzu falan değil ya da yaramazlık diye düşündüğüm halleri benim bir suçuma ceza olarak tepeden gönderilmedi) ve basit çözümler için isterseniz alın. parkta, yolda rahat okursunuz.




kitaptan

"Günümüz çocukları, öfkelerini, eskilere nazaran daha rahat gösterebiliyor gibi görünüyorsa bunun sebebi daha çok uyaran, daha çok seçim ve düşkırıklığıyla karşılaşmalarıdır.

Eskiden çocuklar süpermarketlerde çıngar çıkarmazdı çünkü eskiden süpermarketler yoktu. Televizyonu kapatınca yaygara koparmazlardı çünkü televizyon yoktu. Eskiden çocuklar en sevdikleri kahvaltı gevreğini unuttuğunu annelerinin kafasına kakmazdı çünkü o zamanlar kahvaltı gevrekleri de yoktu. Ne bu kadar seçenek vardı ne de bu kadar seçim olasılığı.

Bangladeşli veya Sudanlı çocukların bu kadar tutturmadığı kesin ama daha düşünceli ya da uslu oldukları için değil. Bunun tek nedeni tüketime dayalı bir toplumda yaşamamaları ve kahvaltıda gevrek yemeye alıştırılmamaları.

Değişen çocuklar değil çevreleri. Bazen çocuklarımızın böyle hiper uyarıcı bir ortamda yaşayacak donanıma sahip olmadığını unutuyoruz.

Onları sürüklediğimiz bu çevreye verdikleri tepkilerden ötürü cezalandıracağımıza stresle baş etmelerine, bilgilri ayıklayabilmek için "geliştirmelerine" yardımcı olmalıyız."

*

Saturday, September 14, 2013

insanlardan sıkılıyorum. ilişkilerden yoruluyorum. belki birkaç arkadaşımı, çocuklarımı ve kocamı hariç tutabilirim. kimseye laf söylemeyim, sebebi kendimim. armudun sapı, üzümün çöpü derhal batar bana. sap-çöp dediğim çok da önemsiz bir şey değil aslında, yorgunluğumun sebebi yalanlar. laf söylemeyim dedim ama söyledim işte. yalan, beyaz, gri ya da koyu siyah farketmez tonu, o anda buz kesmeme neden oluyor. sözsüz yalanlar da var. iletişimin %80'i sözsüzdür diye okumuştum. ses tonu, mimik, beden dili... bana değil kendilerine de yalan söylüyorlar. amaç her zaman bir başkasını kandırmak değil yani, aklınca kendini avutmak kimi zaman da. kimisi yetmezmiş gibi, yalanına inanıldığını da görmek istiyor, göremediyse bir de hırçınlıklarına maruz bırakıyor insanı. böyle bir arsızlık türü de var, iyice dayanılmaz. herkesin her şeyi gördüğünü kabul etmeme hali; gördüğünü değil, benim görmeni istediğimi göreceksin zorbalığı.

yalanını farkettiğim anda o kişiyle ilgili her şeyden soğuyorum. kaybolmak istiyorum, onu hiç tanımamış olmak. heyhat hayat sürüyor; katlanıyorsun olaylara ve insanlara. kurtulamıyorsun öyle dolanıp kaldığın ağlardan hemen. işte bu çok yorucu. yalanlarınız görünüyor. görünüyor. utanmıyor musunuz?

yalanlarla yaşamak nasıl daha kolay geliyor yalansız yaşamaktan?

Tuesday, August 6, 2013

çakma anne



tam yatmaya hazırlanırken baktığım e-postalar içinde bir link. beni mi anlatıyor aceba konu başlığı ile polente tarafından gönderilmiş. çakma anne ibaresini görünce cevabım hazırdı: yok canım sen çakma anne değilsin, bildiğin standart, gerçek annesin işte, 7/24 cinsinden üstelik ama sonra linki tıkladım ve yeni çıkan kitabı gördüm, arka kapağı okuyunca evet dedim, sen çakma annesin ve ben de öyleyim, oleyy literatüre geçtik, artık bir adımız da var.

*


"Çocuklarım günün sonunda hâlâ hayatta iseler, görevimi yerine getirmişim demektir." 
-Roseanne-

Hepsi kendince birer Çakma Anne (örnekse hepsinin çocuğuyla evcilik oynarken kendini camdan atmak istemişliği var) ve hepsi komik (örnekse içlerinden biri Conan O'Brien'ın metin yazarı) dört kadın bir araya gelip bu modern zamanlar ebeveynlik rehberini ortaya çıkardı. Kitapta her annenin bir gün tadacağı kaçınılmaz kriz anlarını sıralayıp, mümkün olan en az emekle bunların üstesinden gelmenin, yarım yamalak iş çıkartıp bunu kimseye farkettirmemenin püf noktalarını paylaşıyorlar. İşte bir kaç örnek:
- Her Hafta Sonu Saat 9'a Kadar Yatakta Kalmanın Yolları,
- On Saniye Kuralı: Yere Düşen Emzik,
- Spor Yapan Annelerle Başa Çıkmanın Yolları,
- Pazarda/Markette/Alışverişte Sinir Krizleri!

Evet, bu kadınlar sizi anlıyorlar. Küçük diktatörlerinizi tanıyorlar. Ve size yardım edebilirler. 

Not: Yanında yedek emzik taşıyanlardansanız, bu kitap size göre değil. Kusura bakmayın, öyle.

"Suç teşkil edecek kadar komik." 
-Time-


*

yasemin: şu ani patlamalarım olmasa, iyi bir anne olurdum değil mi, ne güzel?
cem: e sen zaten iyi annesin
yasemin: aaa gerçekten mi? ama ani çıkışlar, yükselen sesim?
cem: sebebi var
y: ne kadar anlayışlısın, sağol, böyle düşünmene sevindim çok.
onur: annen mükemmel anne olmaya çalışıyor cem, değil mi?
yasemin: hiç de değil, ben mükemmel anne olmaya çalışmam bir kere. "bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz." gibi olacak ama "bana mükemmelliyetçiyim dedirtemezsiniz", değilim çünkü, ben o kadar aptal olamam. (yoksa, yoksa?)


ertesi gün :: dost acı söyler, iyi de eder.

yasemin: cem'le aramızda geçen bu konuşma üzerine onur bana mükemmel olmaya çalışıyorsun dedi ama öyle bir şey yok. mükemmeliyetçi tipler komik görünmezler mi, öyle değilim zaten... bla bla... vs vs..., değil mi ama?
şadan: senin kriterlerin mükemmel olmaya çalışan annelerden farklı ama klasik anlamda olmasa da sende de var bir şeyler...
yasemin: olamaz, yoksa, bi dakka... evet, yaa bazı konularda katıyım ve koyduğum standartları tutturamadığımda dünyayı kendime dar ediyorum, değil mi?
şadan: evet
y: belliydi zaten, mükemmeliyetçilerle bu kadar dalga geçmemden belliydi, ühüüü

*

gülin: cem nasıl geçiriyor tatili, ne yapıyor evde?
yasemin: cem zaten ev insanı, yengeç burçları böyle olurmuş, hiç sıkılmıyor dışarı çıksak bile hemen eve dönelim der, arkadaşlarıyla değil ama bizimle dışarlarda takılmaktan sıkılır bir süre sonra. lego, günde 2*45 dk ipad, kitap, ödev, çizim, rüya'yla oyun, satranç, çizgi film, arkadaş buluşmaları, basket, sinema derken geçiyor günler. 
gülin: sen oyun oynuyor musun peki hiç onunla?
y: eöööeeeee yok hayır... pek oynamıyorum aslında, film seyrediyoruz biz beraber

*

yasemin: ben aslında hep rüya'yla oyun oynamayı istiyorum, aklımdan geçiriyorum ama evdeki işlerden hiç vakit kalmıyor ki oynamaya. vakit kalmıyor.
onur: yok, o senin kendini kandırman. vakit ayırmıyorsun çocuklarla oyuna. hep ilgilisin çocuklarla ama oyuna gelince orda hiç olmadın sen. ben cem'le çok oyunlar oynardım ama şimdi ben de rüya'yla pek oynamıyorum çünkü o cem'le zamanında oynadığımız oyunları pek sevmiyor. sen oyun insanı değilsin.
y: değil miyim?
o: yok, değilsin, hiç olmadın ki...
y: evet, biliyorum. çok kötü yaaa, keşke olsaydım. olmaya çalışacağım.
o: yas, o zor biraz. o kadar da kötü bir şey değil zaten. sen hep idle parent olmaya çalıştın ama o da değilsin tam, çünkü her zaman onlarla ilgilisin, ilgin çocuklar ayaktayken hep onlarda, uzaktan uzaktan da olsa. hiç yatıp da bir şey okuyum demiyorsun.
y: demiyor muyum, diyemiyor muyum? izin vermiyor ki rüya, ne kadar isterdim... tamam, oyun oynamayı sevmiyorum ama o uyanıkken keşke bir köşede kitabımı okuyabilseydim, çok isterdim bunu. benim hiç böyle bir şansım yok. herkesin çocuğu koyun, benimki keçi... (başladık yine. hiç değişmez bazı şeyler.)

*

bunların üzerine hatırladım, cem 2 yaşındayken daha dürüstmüşüm:

alev: çocuklarla oyun oynamak önemli, sen hiç oynuyor musun cem'le?
y: valla ben oyun oynamaktan sıkılıyorum. sevmiyorum kardeşim. ama kitap okuyorum çok, öyle böyle değil çok okuyorum, o da dinlemeyi seviyor. benim sıkılmadan yapabildiğim bir şey bu, öbüründen sıkılıyorum, çocuk da anlar bunu hemen, öyle oynayacağıma kitap okurum ikimiz için de daha iyi.
alev: oyun oynamak da gerekli ama
y: oynayamam ki ben, fenalık basar.

*

bunu okumak isteyenler (yarın gidip alıcam)

bunu da sevmişti (ama olmayı başaramamıştı):

Wednesday, July 24, 2013

hansel'le gretel


rüya, kolunun altında kedisi, fırat'la şehrin şimdilik kurtarılmış bölgelerinden koşuyolu'ndaki validebağ korusu'nda yürüyüşte. 
aylardan nisan.

rüya'nın doğumuna 4 ay kala fırat'ın yolda olduğu haberini almış, o günden sonra da ikisinin yolunu beraber gözlemiştik. rüya'nın doğduğu gündü herhalde, hastanedeydik, şadan'dan gelen komik bir sms ile rüya'nın ilk arkadaşı fırat'ın erkek olduğunu öğrenmiştik.

rüya ile fırat'ın abileri arasında 1 yaş var, bundan 6 sene evvel anneler ve abiler bu blog aracılığıyla tanışıp arkadaş oldular. ufaklıklar ise bundan 4 sene sonra anne karnındayken görüşmeye başlayıp (ordayken harvey karp'ın seminerine de gittiler) birbirlerinin ilk arkadaşı oldular. bugün onlara gideceğimizi duyan rüya "yaşasın! çok seviyorum ben fırat'ı. en çok onu seviyorum." dedi.

*

Tuesday, July 16, 2013

zorba mısın?

son günlerde zorbalık üzerinde düşünmek için çok sebebim oldu. ülkeyi yönetenlerin zorbalığı; polisin zorbalığı; evde, aile içinde zorbalık derken hasbelkader hayatımıza dahil olabilmiş insanlardan gelen zorbalık üzerine uzun uzun düşündürecek garip bir tecrübe yaşadım. bunun üzerine ergenliğini geride bırakamayan ve bunun da farkında olmayan yetişkinlerle dolu bir toplum olduğumuza bir kez daha kanaat getirdim.

her şey kendi istediği gibi olsun diye ortamı ve insanları kontrol altında tutmaya çalışırken etrafındakilere yaşattığı psikolojik terörü ve kaprisi kendine hak gören ham insan çok maalesef. bu davranış modeliyle, hayatıma son örnekle birlikte girenlerin sayısı 3 oldu. gerçi ne oluyor, bana oldukça uzun gelen bir sabır sürecinin ardından kendilerini gaibin derinliklerine yolluyorum, bir daha hiç görmemek üzere. ne sabretmeye, ne anla(ş)maya, ne de anlatmaya geliyorlar çünkü. benmerkezci dünyalarında kendi kendileriyle kalmaları en iyisi, zaten asıl istedikleri de o. böylesinin hizmetine ya da boyunduruğuna girmediysen kaybol. oldu, memnuniyetle.

bu tiplere zorba mısın diye sorsan soruyu bile anlamazlar. nasıl böyle bir şeyi sorarsın sen onun gibi narin ruhlu birine? bunu sormakla asıl zorbalığı sen yapıyorsun hatta. devekuşu, sakın çıkmasın kafan kumdan. yalnız kafan orda da diğer yerler açıkta, sen görmüyosun ama dışardan her tarafın kabak gibi görünüyor, ne haber?

benim de büyümemiş, ergen kalmış yönlerim var. çocuklar sayesinde bu yönlerimi farkettikçe, ben de büyümeye çalışıyorum. görmezden gelmiyorum, kendi görüp bildiğimi kimseden saklamaya çalışmıyorum. hele rüya ile cem'den hiç saklamıyorum, farkettiler mi, etmediler mi demeden, nerde nasıl yanlış yaptığımı, hatamı nasıl düzeltmeyi planladığımı onlara anlatmaya çabalıyorum. planladım diye her zaman düzeltemediğimi de biliyorlar. o kadar kolay değil. ancak çocuklarımın şunu mutlaka bilmelerini istiyorum: zaaflar saklı kalamazlar, herkes her şeyi görürken, senin onu gizlediğini sanmandan daha komik ve zavallı ne olabilir? kimse aptal değildir. kendini herkesten akıllı sananlar hariç. hiç mi la fontaine okumadın? saklamaya değil değiştirmeye çalış. kimin ne düşündüğünün ne önemi var? ortalık vitrini düzgün tutup içeriye elini hiç sürmeyenlerle dolu. sen bırak, vitrin dağınıksa öyle kalsın, içeriyi temiz tutmaya bak.

mükemmel değilim (mükemmeliyetçiliğiyle övünen biriyle çalışmıştım bir ara. böyle açıklamalar yapanların görünmeyi umdukları gibi mükemmel görünmediklerinin bilincinde değildi, yazık. row row row your boat gently away from me...) neyse, benim kusurlarım var, hatalar yapıyorum ve onları tekrarlamamak için neler yapmam gerektiğini her gün düşünüyorum, yaşadıkça bitmeyecek bir çaba.

Thursday, July 4, 2013

Hayat ne tuhaf!

Hayat ne tuhaf! Bazı çatlakların içine insan davranışları sızıyor ve orada birikiyor. Sonra da kötü kokular yükseliyor hayatın çatlak yerlerinden, zayıf yerlerinden.


Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, sf. 47

*

barış bıçakçı'nın kitabını tatildeyken okudum. bu kitap beni diğer kitapları, daha doğrusu öyküleri kadar sarmadı ama bundan önce okuduğum daha sonra yazılmış romanlarındaki karakterlerle, yazarın ilk kitabının satırlarında karşılaşmak şaşırtıcı bir deneyim oldu. geçen yıl geçirdiği motosiklet kazasında genç yaşta ölen seyfi teoman'ın filme uyarladığı bizim büyük çaresizliğimiz'deki çetin ile ender ve sinek ısırıklarının müellifi'ndeki nazlı ile cemil kendi romanları yazılmadan evvel bu kitabın içinde yaşıyorlarmış. ayrıca kitaptaki karakterlerden birini de hisardan ahmet'e benzettim ama o kitabın yazarı barış bıçakçı'nın birlikte şiir kitabı çıkardığı arkadaşlarından hüseyin kıyar'dı.

roman üslubu ve ankara'da geçmesi itibariyle sevgi soysal'ın yenişehir'de bir öğle vakti'ni hatırlatıyor. doğrusu benim için bir ankara romanı varsa o da okumaktan hiçbir zaman bıkmayacağım yenişehir'de bir öğle vakti'dir. bu kitabı ne zaman hatırlasam burnumun direği sızlar; öyle sevmiş, öyle soluksuz okumuştum ki derslerde sıranın altından, geceleri evde ders çalışıyorum diye masa lambasının ışığında, defterlerin arasından. en güzeli de o ilk okuyuşumdu; formalı, at kuyruklu, dizaltı çoraplı, ergen halimle tanışmam sevgi soysal'la. baskısı o günlerde tükenmiş olan kitabı bundan neredeyse 25 sene evvel tek kitapçısı olan bir taşra şehrinde nereden duyup da okumayı o kadar çok istediğimi ve ne zorluklarla bulup aldığımı bir ara anlatırım artık.  

*