Friday, February 29, 2008

bir gün okula giderken, her şeye dikkat ederken


yuvaya yürüyerek gidiyoruz; akşamüstü de yürüyerek eve dönüyoruz. haftada 2 gün 2 saat gittiğimiz ilk günlerden beri böyle bu, ilk başlarda cem pusette oturur, bağlamama hiçbir zaman müsaade etmediği yerinden canı istediğinde yere atlar, incelemeleri bitene kadar da geri oturmazdı.

yuvaya giderken geçtiğimiz sokağı bu sabah iski kazıyordu. her gün aynı yerlerden yürüyerek geçmek ilginç bir hayat bilgisi dersine benziyor. yağmur, kar, çamur, çok soğuk, çok sıcak, güneş tepede ya da hava kararmış, her gün yürüyoruz. bakkalın, aynı ağaçların, aynı bitkilerin, çalıların, sucunun, kaldırım kenarına parketmiş bekleyen aynı arabaların, arada bir sakızını atmak istediği çöp kutularının, okulun, berberin, kırtasiyenin, yufkacının, manavın, parkın, başka çocukların gittiği 2 farklı yuvanın, yıkılan eski apartmanların yerine başlayan sonra biten inşaatların önünden geçiyoruz. bu yürüyüşler sırasında cem sararıp dökülen yaprakları, karınca yuvalarını, yosunu, gide gele oper'inden, memve'sine, alpa romeosu'na markalarını ezberlediği arabaları, evden eve taşıma kamyonlarını, bir buzdolabının nasıl sırtlanıp apartmana götürüldüğünü, köpek kakalarını, uyuklayan ya da kenara bırakılmış mamaları tıkır kıtır yiyen kedileri, beni korkutan kargaları, artık isimlerini ve renklerini bildiği çiçekleri, tırtılların kemirdiği sert ve her daim yeşil yaprakları, salyangozları, trafik işaretlerini, su birikintilerinde tepinmenin zevkini, yeni bir inşaat için nasıl temel atıldığını, sonra bu inşaatın gün be gün nasıl yükselip de bizim salonun penceresinden görülebilir hale geldiğini gördü. çimento kamyonunun, damperli kamyonun, kepçenin neler yapabildiğini müdavimi olduğumuz inşaatlarda uzun uzun izledi, merak ettiklerini işçilere benim sormamı istedi, cevapları dinleyip akşam eve döndüğünde öğrendikleriyle ilgili oyunlar oynadı.

onu almaya giderken 7 dakikada yürüdüğüm yolu ikimiz bazı günler 40 dakikada yürüdük. acele ettirmemek için kendimi zorladığım, daha fazla dayanamayıp hadi hadi dediğim sabahlar, inşaata istediği kadar bakamadığı için ağladığı anlar oldu. cem en güzel sorularını bu sabah yürüyüşleri sırasında sordu ama ben sonra bir tanesini bile hatırlayamadım. a dünkünü hatırladım: güllerin neden dikenleri olur? hep böyle sorular. bir de yazın gördüğümüz büyük karınca yuvasının yanından geçerken her gün, sonbahardan beri: neden bugün karıncalar çıkmamış? sakız aldırmak için tutturduğu, almadım diye küstüğü, yuvada belki yorulduğu, belki bi şeye üzüldüğü için hiç konuşmadan, tek soru sormadan yürürken en sudan sorumla patlayıp yol ortasında bana vurmaya başladığı, yerine çakılıp bir adım atmadan 10 dakika dikildiği akşamüstleri; bas bas bağırırken avcunu elimde sıkarak susturmaya çalıştığım, ben büyüdüm diye elimi tutmak istemediği için onu takip ettiğim sabahlar, akla gelebilecek her şeyin en ince ayrıntısını sormaya devam ederken bazen akşam ne yiyeceğimizi, bazen kimbilir neyi düşündüğüm için insanı neşelendiren sorularını baştan savdığım zamanlar da oldu. hiçbir gün diğerinin aynısı değildi. tek başımayken hep aynı sürede, aynı şeylere ve yerlere bakarak geçtiğim yol, beraber yürürken ne kadar süreceği hiç belli olmayan, hep oraya parkeden kırmızı afrika cipinin tekerleklerinin yenilendiğini farkettiği(miz), dün orada duran köpek kakasının şimdi nerde olabileceğine kafa yorduğumuz, bazen sadece burnumuzu çekip hiç konuşmadığımız, kedilerin gözlerine dikkatlice bakıp kaçıp kaçmayacaklarını test ettiğimiz; sokak boyunca akan sabunlu suları, balkondan bize bakanları, yanımızdan geçerken onu seven orta yaşlı kadınları, okulun bahçesinde karanlığa rağmen hala top oynayan çocukları, sabah yere düşmüş bir dalın akşam yine aynı noktada durduğunu gördüğümüz bir yola dönüştü.

bir gün cem kepçenin etrafında dolanırken, işçilerden biri gelip cem'i kepçenin tepesine oturttu. cem bu sabah böylece ilk defa bir kepçeyi (kazmaya yarayan kısmını) hareket ettirdi. büyüyünce gerçekleştireceğini söylediği bir hayali o büyümeden gerçek oldu. yuvaya vardığımızda fotoğrafları gösterdiğimiz öğretmeni, bize de gönderin bu fotoğrafları, dedi. yarın fotoları yuvada basıp arkadaşlarına gösterecekler ve galiba iş makinaları hakkında konuşacaklar.

12 comments:

elif said...

super! superrrr! baska denecek laf yok.

Isil Simsek said...

bence de süper!
Yasemin çok güzel yazmışsın,Defne biraz daha büyüse,sokaklarda rahat rahat yürümeye başlasa da biz böyle şeyler yapsak dedim kendi kendime.

şadan said...

yasemin,
güzel hem de çok güzel anlatmışsın...bi kere bayıldım ev-yuva arası yürüyüş tanımlamalarına.
kepçeye binen cem'in heyecanını görmek lazımdı. bu adamların iş makinesi, büyük araç merakı hep aynı. kepçe ve itfaiye arabasına biniş heyecanı yaşanmıştı bizde de..
makineler diye bi kitap var bizde, uzerinde +7 yaş yazıyor, o kadar korkunç ve heyecan verici yani.

ozi said...

çok güzel bir yazı olmuş. bir an önce çocuk sahibi olası geliyor insanın :)

Ben Ona Resmen Asigim said...

Yasemin, yazını okurken gözlerim doldu, karakter olarak oğlunu kendi oğluma çok benzetiyorum. Onunda en büyük hayallerinden biri kepçe kullanmak. Yol boyunca kepçeleri sayarız hiç birini kaçırmaz, herbirinin diğerinden farkını söyler bana , en ince ayrıntısına kadar inceleriz.

Bizim farkedemediğimiz değişiklikleri onlar ne çabuk farkedebiliyorlar. O kadar heyecanlılar ki her şey onları şaşırtabiliyor.


Umarım bizde birgün hayalimize kavuşuruz

remed said...

Çok güzel, hepsinin yanından geçmiş gibi oldum. Cem çok şanslı, siz de öyle.

YASEMİN said...

Merhabalar,
Ne kadar güzel yazmışsınız yaşadıklarınızı. Yaptıklarınıza, yavrunuzu eğitmenize hayranım. Bir öğretmen olarak size gıpta ettim. Bizim eğitimci olarak hedeflediğimiz şey bu; yaşayarak öğretmek. Bravo size. Gerçekten takdir edilesi şeyler anlattıklarınız.
Sevgiler...

Selin said...

Selam Yasemin, Cem şu bahsettiğin tiyatroya gitti mi? Sevmiş mi, bi şeyler anlattı mı?

asliberry said...

Yalnız adamdaki ciddiyete bakar mısın ya? Sanki oraya oturacağı günü bekliyormuş, hiç şaşkın değil. O makinayı bir gün kullanmayı aklına koymuş adam:) Çoook şeker, fotoğraflar da, yazın da. Cem'i kaskıyla şantiyede gezen bir inşaat mühendisi olarak hayal ettim.

jasmingreentea said...

yasemin şahane anlatmışsın. bizimki de aynı meraklara sahip olduğu için adeta yaşadım. sıradan günlerimizin içindeki binlerce ayrıntıyı elimde tutamadan kaçırdığım için üzüldüm. bir güldüm bir üzüldüm. öyle işte.

evlat said...

merhaba ..yolunuz kaptan arif suadiyeden geçer, bize düşerse bekleriz..

evlat çocuk atölyesi

yasemin said...

merhaba sitenize göz attım çok güzel şeyler yapmışsınız. vosvoslara ve defterlere bayıldım. uğramaya çalışacağım.