Wednesday, February 8, 2012

yeni evde hayat, normal şekilde akmaya başladı sayılır. dün geceden beri internetimiz, birkaç gündür ev telefonumuz var; bazı dolapların içi henüz çok parlak durumda olmasa da eve şöyle bir baktığınızda eşyalar yerini bulmuş gibi görünüyor. gerçi çalışma odası için hala yarım günlük bir mesai lazım, onu da sürekli erteliyorum. cumartesi günü yeniden elektrikçiyi çağıracağım, elektrik işleri tamamlandığında ise musa usta rötuş için gelecek. sonra birkaç dolap için kulp almam lazım, nereye gideceğimi bilmiyorum, çağlayan'a mı? düşününce böyle ıvır zıvır işler var ama halledilenlerin yanında bunlar ne ki?

haftasonu cem'in okuduğu tenten, red kit ve asteriksleri değiş tokuş etmek üzere sahaflara (aslıhan çarşısı/galatasaray) gittik. sahaflarda roll'un bende olmayan temmuz 2005 sayısını buldum. dergide 2009'da tanıştığım bir arkadaşımla yapılan röportaja rastladım; 7 yıl öncesinin dergisinde ona rastlamak sürpriz oldu. neyse biz şimdi roll'un bu güzel sayısındaki david brown röportajına bağlanalım :

...
"Bir sürü insan, aslında öldükten sonra bir şey olmayacağını bildiğinden ölmekten korkuyor. Bu batılı ruhsuzluklarına rağmen, haftada üç kez spor yaparlarsa, yogadan anlarlarsa, güneşten kaçıp bilmemne suyu içerlerse hiç yaşlanmayacaklarına, hiç ölmeyeceklerine inanıyorlar. Tamam, bilmediğimiz bir şeyden korkarız ama ölümü bir mesele olarak görmek bana uykuyu mesele yapmaya benziyor gibi geliyor. Hayattaki en doğal şeylerden biri ölüm. Kim demişti, ne güzel demiş: "Bir sürü insan nasıl yaşanacağını bilmiyor ama hepimiz mükemmel şekilde ölüyoruz."

Ölümle bir probleminiz olmamasına rağmen sizin yaşlanmaya karşı şahsi bir metodunuz var mı?
Benim gördüğüm en hayat dolu insanlar, yaşlandıklarında da yeni bir şey öğrenmeye hazır, meraklı insanlar. Yıllar içinde insanlar öyle ya da böyle sabitleşiyor, aramaktan vazgeçiyor. Sevdiği işi yapıyor olmak da önemli.. Dünya yüzünden binlerce, milyonlarca insan, mesai saatlerini gönülsüz yaptıkları işlerle geçiriyor. İnsanın ruhundan götürüyor böyle hayatlar. Sanmayın ki bundan en fazla musdarip olanlar, hayatlarına dair son derece az seçim hakkı bulunan yoksul ülke vatandaşları. Asıl acıyı, öncelikli meselesi para olmayanlar çekiyor. Kaçımız hayalindeki hayatı yaşıyor bilmiyorum ama bence durumu daha da umutsuz kılan çırpınmayı bırakmak.

brazzaville'den david brown 
roll 99, sf 11

david brown ve brazzaville icin detay: TIK

4 comments:

Müge said...

Oha, haftasonu ben de Aslihan Pasaji'ndaydim.

Anonymous said...

sevgili yazar,

alıntı çok güzel, ölümü gözümüzde büyüttüğümüz kadar hayata değer versek biz modernler... david brown bugünün şahane keşfi oldu, linkteki yazıyı okudum, şarkıyı da dinledim, daha ne olsun...

ebru u.

Anne Café said...

çok iyi demiş... spor yaparsak yaşlanmayız belki:) ölümden konuşmayı başarmamız gerekiyor. bizde aman ağzından yel alsın denir ve konu değiştirilir, sanki konuşmazsak ölüm yok olacakmış gibi... oysa ölümü mesele olmaktan çıkaran insanlar güzel de yaşayan insanlardır... çok teşekkürler bu bölümü paylaştığınız için.

asliberry said...

Bence ölüm korkusunun dinle doğrudan bir ilişkisi var. Ölümden sonra hayat olduğuna inanmak, cennet/cehennem, öldükten sonra cennete gidebilmek için çok katı olan dini kurallara uyma zorunluluğu ve buna uygun davranamamanın verdiği huzursuzluk... Çok fazla yeğenim olduğu için biliyorum, ölüm korkusu yüzünden depresyona giren çok genç var. Felsefe bilmiyorlar. Dini olduğu gibi kabul ediyorlar, eleştirel düşünce yeteneğinden yoksunlar. Bence ölüm korkusu bizim toplumumuzda batı toplumlarından daha fazla. Bir ölçüm yapılsa böyle çıkar eminim.