Sunday, March 31, 2013

30/3 cumartesi :: kalbimin efendisi


film festivali dün başladı. öğleden sonra, küçükken izlemeye başlayıp müptelası olduğum ve izlemekten hiç bıkmadığım yeşilçam melodramlarından birini, beyoğlu sineması'nda izlemek üzere evden çıktım. 4 yaşlarında falan olmalıyım, o gece televizyonda türk filmi gösterilecekse ve çok uykum gelmişse, evdekileri sıkı sıkı tembihlerdim: "başlayınca beni uyandıracaksınız." bu filmleri böyle büyük bir aşkla izlemek istememe gülseler de (kızım, hiç şu filmler için uykunu böldüğüne değer mi?) genellikle uyandırırlardı ama eğer kıyamayıp da uyandırmadılarsa ertesi gün suratımdan kurtulamazlardı.


eski türk filmlerini bugün bile ağlamadan izleyemiyorum. artık evde herkes uyuduktan sonra dvdden rahat rahat izleyebiliyorum ama o zamanlar ağladığımı gizlemek zorundaydım çünkü büyüklerin, onların küçümseyip beğenmedikleri bu filmleri gece geç saatlere kadar uyanık kalıp izlediğim yetmezmiş gibi bir de ağlayarak izlediğimi görmeleri, benim için bu seansların sonu demek olabilirdi. zaten kim bir film izlerken ağladığının görülmesini ister ki? o filmle sizin aranızda kalması gereken bir sırdır o anda.


filmi son sahnelerine gelene kadar önceden izlediğimi hatırlamadan merak ve heyecanla izledim. seyircilerin 43 sene öncesinin bugünden bakıldığında komik bulduğu sahnelerin bazılarına ben de güldüm. onlar gülmese, komikliğini ayırt edemeyeceğim komiklikler de vardı: uludağ'da, kar altında arabayla şehre inmek isteyen hülya koçyiğit'e şoförün "bugün araba çalışmaz, akü şarj etmiyor." demesi gibi. en çok güldüğüm sahneler ise ömercik'in bence en olmadık anlardan birinde olayların üstüne tüy diker gibi merdivenlerden dramatik bir şekilde paldır küldür yuvarlandığı ve ediz hun'un lale belkıs'a büyük bir öfkeyle "çirkef" diye bağırdığı sahne oldu. kabul etmek lazım ki bazı oyunculuklar bugün için fazla abartılı, bilmiyorum belki o zamanlar için de öyleydi ama güldüm dedim diye filme gülmek için gittiğim düşünülmesin. üç oyuncusunu da çok sevdiğim bu filmi sinemada görmek için gittim, bu filmleri her zaman, aslında gösterildiği günlerde, sinema salonunda izlemeyi istemiş olduğum için.

*

bunlar da filme giderken bizim sokakta gördüğüm manolya ağacından. çok güzel başladı festival. annem de ben sinemaya gidebileyim diye 4-5 günlüğüne istanbul'a geldi, daha ne isterim? 


3 comments:

şadan said...

gülümseyerek okudum:)

evet, ne güzel, istanbul'a bahar festivalle gelir...

Müge said...

Bu post'u da yine nasıl keyifle okudum anlatamam. Ben çocukken ananemlerinin evinin karşısında sinema vardı. Ananem Muzo'yla giderdik. Gerçi şimdi filmlerin hiçbirini hatırlamıyorum. Ama sinemanın büfesinden bana bir şey almazdı. Suyumu mataraya koyardı, yanımıza kendi kurabiyelerinden alırdı.
Asıl eğlence ise yazın başlardı. Sinema yazın açık hava sinemasına dönüşürdü. Akşamları Muzo'ların evinin terasından, yanımızda gündüz güneşte kurusun diye bırakılmış tepsi tepsi salçayla birlikte izlerdik filmleri. Artık ses ne kadar duyuluyordu, duyuluyor muydu hatırlamıyorum.
Sinemanın sonraları epeyce boş durduktan sonra, Muzo'ya son gittiğimde yıkıldığını gördüm.

Şimdi ise babamla bir araya gelip de erken kalkmışsak, siyah-beyaz Türk filmlerini izlemeyi seviyorum en çok. Bütün oyuncuları da tanıyor.

füs said...

ben çizgi filmlerin duygusal sahnelerinde bile ağlıyorum yasmin, türk filmlerinde ağlamamak olur mu? onlarla büyüdük:) doya doya ağla walla...
manolyaya bayıldım, ben de güsel bahar açan ağaçları görünce kendimden geçiyorum, mesela işe giderken pembe pembe çiçek açan bir ağaç var, her sabah onu görünce istisnasız gülümsüyorum...
iyi ki bahar var, iyi ki fest var, iyi ki sen varsın:)