Thursday, September 19, 2013

yalancının hakkından gelmek

son iki post yüzünden ne oldu diye soranlar oldu. yeni bir şey olmadı. yalan kendi başına yeterli bir sebep değil mi? sadece şu insandan, bu insandan gelen bir yalan değil, özellikle bana söylenmiş olması bile şart değil. yalan, inkar ya da gerçeği görmek istememek bütün hayatımıza, kültürümüze sinmiş, kimi zaman söyleyenin bile farkına varamadığı bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. gazetelere, televizyonlara, ders kitaplarına, arkadaş, aile, iş ilişkilerine, daha önemlisi kendi kendimizle olan ilişkimize... kaç yıldır gazete okumuyorum, tv izlemiyorum. inanmadığım, güvenmediğim kaynak ve insandan uzak durmaya azami gayret gösteriyorum ama bazen istemesem de sızıntılar oluyor. 

yalana maruz kalınca arıza çıkarırım, hiçbir şey olmamış gibi davranamam. hele de bir değil iki değil ise. bu da o kişi yakınımsa kendisiyle konuşmak, yeterince yakın biri değilse kendisini hayatımdan çıkarmak suretiyle olur. bu konuda kendime de sert yaptırımlar uygularım, ilk aklıma geleni yazayım, bir anımı kolaylaştırmak için, mesela onu yatıştıracak yeterli enerjiye sahip olmadığımdan bağırıp çağırarak tepki vermesini önlemek için rüya'yı kandırmaya kalkışmışsam diyelim, o günü kendime zehir ederim. 


geçen aylarda okuduğum doğan cüceloğlu'nun insan insana sohbetler kitabında ali nesin ile yapılan söyleşiyi sevmiştim, o geldi aklıma. şimdi "yalan söyleyen insan yaratıcı olamaz" başlıklı bu bölümden bir pasaj:


Doğan Cüceloğlu: ... Çocuk büyürken nasıl bir ortamda yetişiyor? Yetiştiği, eğitim gördüğü ortam son derecede önemli.


Ben sizin yazılarınızı okurken şunu görüyorum: Önce sosyal bir gözlemle başlıyorsunuz ve onu irdeliyorsunuz sonra onun matematiksel olarak nasıl bir soruyla ilişkili olabileceğiyle devam ediyorsunuz. Sizin Matematik ve Develerle Eşekler kitabınızı karıştırırken "Yalancının Hakkından Gelmek" başlıklı bir bölüm okudum. Bu bölümün girişinden biraz alıntı yapmak istiyorum:


"Acıdır söylemesi, bunca ülke gördüm, bunca insan tanıdım, ülkemde gördüğüm kadar çok yalancıyı hiçbir yerde görmedim. Doğuya az gittim ama batıda gitmediğim yer kalmadı desem yeridir. Niçin bu böyle diye düşünüyor insan." 


Hakikaten bu düşündürücü bir şey.


Ben Amerika'da üniversitede öğretim üyesi olarak yirmi beş yıl kaldım. Avrupa'da pek gezmedim, pek bulunmadım. Batı dünyası olarak daha ziyade Amerika ve Kanada'yı gördüm. Benim de doğu ülkeleriyle pek ilişkim olmadı. Ama sizin şu gözleminize katılıyorum: Yalan, hayatımızın her yönüne girmiş vaziyette; bu güçlü bir gözlem. O zaman da neden böyleyiz diye bir düşünce geliyor ve çarpıyor beni, ardından da bir tıkanıklık hissediyorum.


Önce size sormak istiyorum; bir sosyal ortam içindesiniz, çok keskin bir gözlemcisiniz ve birdenbire olup bitenler, etkileşimler içerisinde görüyorsunuz ki söylenenler söylendiği gibi değil; oluşlar, duruşlar, davranışlar olduğu gibi değil. Ne hissediyorsunuz o anda?


Ali Nesin: Nefret ediyorum. Yani tabii, baskı altında kalan her insan bir zaman sonra yalan söyler. Bütün çocuklar yalan söylüyor; annelerine, babalarına, öğretmenlerine, müdürlerine, polise, jandarmaya, herkes herkese yalan söylüyor. Çünkü sürekli baskı altındayız, sürekli korku altındayız. Dikkat ederseniz Türkiye'de pek yaratıcı insan yoktur, çok nadir çıkar. Yalan söyleyen insan yani korkan insan yaratıcı olamaz. En büyük yalanı da insan kendine söyler. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine bakması, ben neyim, ne yapıyorum diyebilmesi, kendini sorgulaması gerekir. Acemi ressamlar vardır; bir resim yaparlar, onu hemencecik bir marifet gibi gösterirler herkese. İşte onlar kendilerinden uzaklaşıp baksalar kendilerine, biraz gerçekçi olsalar böyle yapmazlar tabii ki. İnsanın en büyük, en acımasız eleştirmeni yine kendisi olmalı.


Topluma gerçekten sirayet etmiş bu yalan meselesi. Tabii çok baskı altında insanlar. Mesela öğrenci derse geç kalıyor, "trafik sıkışıktı" diyor. Yahu gerçeği söylesene, "geç kalktım" desene, ne olacak ki, ne yapacağım, ne yapılabilir ki? Biliyorum yalan olduğunu. Sadece sözle ifade edilen yalanlar yok, bir de bilim adamı numarasına yatanlar, çok düşünüyormuş gibi yapanlar var. Bir de böyle hanım hanımcık olmaya çalışanlar, kırıtmaya çalışanlar var. Ya da böyle bıçkın delikanlı olmaya çalışanlar... Bütün bunların hepsi yalan tabii ki. Ya da işte saçlarına bir şeyler yapıyorlar... Hep yalan tabii hepsi yalan. Kendilerinden başka biri olmak istiyorlar. Etrafımızda çok var böyleleri, hep başka bir ortamın özlemi içindeler. Dolayısıyla hep yalan bir mizansen kuruyorlar etraflarında. Ve bu da tabii ki çok yakışmıyor, üzerlerinde durmuyor, sahte oluyor, gerçekten ve kendilerinden uzaklaşıp kendilerini kandırıyorlar.


Doğan Cüceloğlu: Şu dikkatimi çekti: Siz "nefret ediyorum" dediniz duygu olarak. Sizi rahatsız eden bu şey acaba neden bir başkasını rahatsız etmiyor? Yetişme şartı mı, kişilik mi? Nedeninin ne olduğunu düşünüyorsunuz?


Ali Nesin: Bilmiyorum ki... Yıllar önce annemle birlikte bir eve misafirliğe gitmiştik. Kırk tane kadın bir salon etrafında sedirlere dizilmişler. Bir tanesi başlıyor, "nasılsınız efendim?" "hamdolsun iyiyim." "çocuk nasıl?" "iyi" "siz nasılsınız?" "biz de iyiyiz." ondan sonra öbürkü ona aynı soruları soruyor. Kırk kişi kırk kere ne kadar eder? O ona soruyor, öbürkü ona soruyor sonra kocalar soruluyor, oğullar soruluyor. Ondan sonra tekrar "nasılsınız?" "teşekkür ederim." faslı başlıyor. Yani bu korkunç bir şey, korkunç. Nasıl insanlar bunlar? Kırk tane kadın orada bunun absürtlüğünün farkında değil mi? Ve bununla nasıl yaşayabiliyorlar? Bir tanesi de çıkıp yeter be, ne oluyoruz dese... Nedir bu böyle? Bu sahtelikten öte nedir ki? Öyle değil mi?


DC: Evet. Yaşamın özü olan zaman geri gelmeyecek şekilde akıp gidiyor.


AN: Yurtdışında olduğum için eskiden toplumla pek bir ilişkim olmamıştı. Sonra Türkiye'ye döndüm ve marangozuyla, tesisatçısıyla, inşaatçısıyla, bankacısıyla, emlakçısıyla sürekli irtibat halinde oldum. Çok şaşırıyordum.


Diyelim karı koca, ikisi de aynı işi yapıyorlar ve bana yalan söylüyorlar. İkisi birden, yan yana ve aynı anda yalan söylüyorlar, gözümün içine baka baka! Söylediklerinin yalan olduğu o kadar belli ki. Yahu bunlar akşam eve gittikleri zaman sevişecekler, öpüşecekler, koklaşacaklar. Nasıl, nasıl? Biri diğerine seni seviyorum diyecek mesela. Daha yarım saat önce bana yan yana yalan söylemişler... Nasıl böyle yaşayabiliyorlar? Nasıl var olabiliyorlar? Çocuklarının yanında yalan söylüyorlar. Yani yalan bir yaşam biçimi olmuş. Doğuya özgü herhalde diyorum, öyle tahmin ediyorum.


DC: Ama doğduğunda çocuk böyle değil. Siz ne dersiniz?


AN: Genetik değildir herhalde yalan söylemek, inşallah genetik değildir!


DC: Çünkü çocuk hangi ortamda olursa olsun söyleyiveriyor doğruyu. Ve bizim de dediğimiz şu oluyor: daha çocuk, aklı ermiyor. Demek aklı eren yalan söyler. İnsanlarda yalan söyleyen yükselir yönünde bir kanı var gibi...


AN: Yok, doğru değil o, yalan söyleyen hiçbir yere varamaz. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar... Bütün başarılı insanlar yalan söylemeyen insanlardır. Ya da diyelim ki yalanı minimuma indirenlerdir.


DC: Çok önemli bir gözlem bu, çok önemli bir mesaj. Çünkü toplumda köprüden geçene kadar ayıya dayı de, işini uydur, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar algısı yaygın.


AN: Sonunda ne olacak ki? Biri yalan söyledi ve yalan söyleyerek üç beş kuruş para kazandı, kazıkladı birilerini. Ne yani başarı bu mu? Ama gerçek başarıya ulaşmış kişilerin yalan söylediklerini sanmıyorum.


DC: (... )

Bir gözlemimi paylaşacağım. Kaliforniya'dayken yabancı öğrenciler geliyordu üniversiteye, ülkesini hatırlamıyorum, Afrikalı bir öğrenci vardı. Oryantasyon programı yaparken öğrencilere "bir yere davet edildiğiniz zaman önceden gelip gelemeyeceğinizi bildirin." diye anlatıyoruz. O el kaldırdı ve dedi ki "bizim orada bir yere davet edildiğin zaman hayır gelmeyeceğim demek çok ayıptır. Gelirim dersiniz, sadece gitmezsiniz; gelmeyeceğim demeyiz." dedi. Böyle bir gelenekleri var. Yani kişinin yüzüne gelemeyeceğim demek ayıp. Yalanla ayıp arasında bir ilişki var herhalde. Yani doğruyu söylersek çok ayıp olur gibi bir tavır...

....




16 comments:

Anonymous said...

Super! Ben boyle sevdigim iki insanin biraraya gelmesine bayiliyorum ne alaka degil mi cucelogluyla ali nesin! Ali nesinin babasiyla yazismalarini okumustum, zaten baba da farkli bir mind set var, onun cocuk yetistirmesi ve verdigi ogutleri de ezber bozucu. Yalan dogu kulturune ozgu bisey bence de, neredeyse geleneksel, tabii biz buna yalan demiyoruz, kivirma, gecistirme, uydurma, kafalama vs vs. Bu kadar topluma ve iliskilere sizmis bir aliskanliga bulasmamak, temiz kalabilmek ciddi farkindalik ve mucadele gerektiriyor. Cunku biz buna yalan demiyoruz, sanki cok masum, cok kabul edilebilir biseymis gibi kabullenmisiz, yalan desek oooo cok kotu. Ama bunlar da yalan aslinda. Ah Ali Nesinin yan yana yalan soyleyen karikocaya ve yillarca benim icimi sisirmis olan "iyiyim, siz nasilsiniz, iyiyim...."loop'una verdigi naif tepki!!! Sen Aziz Nesinin oglu ve sahane bir matematikcisin tabii sana cok yabanci bunlar. Ne cok yazdim bu konu benim de kafamda yereden bisey, ben daha ziyade insanlarin yapay, riya dolu hallerine sinirlenip bir de ustune kendimde sahtelik yakaladigimda bu dusuncelere garkoluyo

Anonymous said...

Ben Figen bu arada...

aysegul said...

yalan bulasici oldugu icin virus gibi yayiliyor toplumumuzda.

ben de sik sik maruz kaldigim `anneler arasi yalan`a sinir oluyorum.
`biz gece bezini biraktik, biz odasini ayirdik, biz soyle, biz boyle` konusmak istemiyorum bu annelerle ama cocuk buyudukce, parklarda, okullarda mecbur kaliyorsun konusmaya.
(bu da ayri bir yazinin konusu olur heralde ama siz nasil uzaklasabiliyorsunuz bu insanlardan? bir formulunuz varsa lutfen paylasin. :-)

polente said...

Dün konuşuyorduk, ben nasıl tepki veriyorum üzerine çok taze bir şey yaşadım, tam yalan denilemez gerçi, benzer diyelim.
Ben ne yapmadığımı fark ettim ama bu esnada, yalan söylememek için, o konuda konuşmuyorum. Örnek veriyorum son günlerimin gündeminden, Ömer'i bir okula verince diğer bütün okullardan da otomatik olarak vazgeçtik, belki terbiyeli olan görüşüpte göndermediklerimize arayıp haber vermek ama onlardan gelecek ne yaptınıza karşılık başka bir yeri tercih ettik cevabını vermemek için (özellikle bir tanesi epey tanıdık kurum olduğundan) bu konuşmayı hiç yapmıyorum. Rahatsız mıyım? Evet bir parça.

Anonymous said...

Bir onceki postta size bir kac soru soran okurum, adim Fulya.

Bence bu soyleside cok sahane bir saptama var. Korku, yalan ve yaraticilik iliskisi. Korkan insan cok rahat yalan soyler, bir nevi survival instinct diyelim. Bizim buralarda korkmak icin sebep cok. Korkmamak ise sadece cesaret isi degil, ek guvenceler gerektiren bir durum. Is guvencesi, saglik guvencesi, gelecek endisesi tasimama... gibi. Yoksa "korkma, yalan soyleme" demek cok kolay. Ustelik bizim buralarda korku devlet eliyle ogretilmekle kalmiyor, toplum tarafindan yeniden uretiliyor.

Ben de yurt disinda yasiyorum, 10 sene oldu, ulkeye her gelisimde Ali Nesin gibi ben de sasirip sinirleniyor[d]um. Ama bu korku meselesi bambaska birsey, tek basina kendini terbiye etmekle halledilecek bir mesele degil. Insanlari suclamak yerine bu korku mekanizmasina bakmak, daha baska bir gorus acisi sunabilir. Maddi-manevi guvencesi olan insanlar tabi yalan soylemez, soyleyenleri suclamak, "niye zengin degilsiniz siz" sorusunu sormak gibi birsey.

yeliz said...

Geçenlerde arca'ya yalan söyledim. Refleks gibi gelişiverdi bir anda. Kıvırdım senin anlayacağın ama çok kötü hissettim sonra. Düşünsene on sene sonra o sana yani bana:) benzer bir harekette bulunsa kimi suçlayacaksın. Dur özeleştiri linkimi de paylaşayım: http://gununcorbasi.blogspot.com/2013/09/yalanc_17.html

yasemin said...

merhaba fulya,

dürüstlüğün ek güvenceler (tuzu kuruluk) dışında etik ve vicdan temelleri daha önemli. korku ve baskı pompalayan devlet, toplum, aile, koca, okul her ne olursa olsun her kültürde buna karşı durabilenler vardır. türkiye'de de yazarlar, öğrenciler, plaza ya da fabrika çalışanları var/oldu bahsettiğiniz güvencelere yeterince sahip olmadığı halde doğruyu söylemekten kaçınmayan, baskı kültürüne direnen.

iktidara (hükümet, aile babası, öğretmen, müdür, her neyse) yakın durmak ya da hiçbir ekonomik kaygısı olmamak dürüst olmak için önkoşul olacaksa bu ülkede bu önkoşulu karşılayabilen kaç kişi bulabiliriz?

kişinin kendi kendisiyle, evinde çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, çekirdek ailesiyle olan ilişkisi bunlardan büyük ölçüde bağımsız, orada da ciddi sorunlar var. manevi güvenceyi kurduğumuz ilişkilerin kalitesiyle, duruşumuzla kendimiz yaratmaz mıyız? bugün yalan söylediğimiz küçük çocuğumuz yarın bize yalan söylediğinde şaşırmalı mıyız? ya da ona nefes aldırmadığımız için bizi kandırmak istediğinde?

evde, okulda ve iş yerinde yaratılan baskı ve korku kültürünü bu ülkede doğmuş büyümüz olup da yaşamamış olan bir olabileceğini pek düşünemiyorum. ben de bunlarda fazlasıyla aldım nasibimi, çoğu zaman da kara koyun olarak damgalandım. yalan söyleyenleri suçlamak değil onlardan uzak durabilmek istiyorum. dürüst davranmayan bir insanla arkadaşlık sürdürmemek bir seçimdir. dürüst olmamayı bir kader gibi algılamıyorum, bu da bir seçim.

şurada başbakan küçük başbakanın ağlamasına "bunlar şüphesiz sevinç gözyaşlarıydı" demişti:

http://cemuyurken.blogspot.com/2013/05/ruyack-mays-itibariyle-haftada-3-yarm.html

burada da cem'in arkadaşının "yanlış bir şey söylediği zaman" hissettiği rahatsızlık:

http://cemuyurken.blogspot.com/2012/09/yalan.html

yasemin said...

ayşegül,

parklardaki konuşmalar eğer compare & contrast yapılmıyorsa yani "bizimki çok cin", kuma bulanmış 3 yaşındaki cem'e bakarak "biz çok temiz bakıyoruz", 4 yaşındaki eli sopalı cem'e bakarak "bizimki hiç sopaları silah olarak oynamaz çünkü biz ona savaşın ve silahın kötülüklerini anlatıyoruz" tarzı (hepsi yaşanmış) abuklamalar içermiyorsa ben sıkılmıyorum pek. ben de dalıp anlatıyorum ama pek denk gelmiyorum bu yakada annelere. karşıdaki parklarda daha çok anne mi oluyordu acaba? gereksiz/kötü niyetli/ısırgan bir tipe denk gelirsem park içinde bank ya da lokasyon değişikliği ile kendisinden kurtulmaya çabalıyorum. ya aslında kötü kalpli anane/babanelerle ilgili bir post yapacaktım, unutmadıysam bir deneyim inşallah. çok abuk oluyorlar bazıları sağolsunlar. eviniz kendinizin mi falan, 2. soru :D

yasemin said...

figen,

evet o kabullenilmiş, alışılmış kıvırma geçiştirmeler; ne var bunda tarzı yalanlar zaten yalan olarak da görülmüyor. bence hepsi yalan. doğru değil, muhatabını kandırma, gizleme, idare etme, uyutma amaçlı sonuçta.

insanlara bozulup oradan kaçmak istemek ayrı dert, kendinde yakaladıklarınla mücadele başka dert. yaşayacaksın ölene kadar kendinle, o kadar kolay değil!

yasemin said...

yeliz, okudum. bana da oluyor öyle şeyler. kimbilir kaç kere yapmışımdır. bu atma olayı hele. evi toplamanın başka bir yolunu bilmediğimden bazı dönemleri atma dönemi ilan edip her şeyi sallarken bazen ganimetleri de yolladığım oluyor. sen bulmuşsun en azından. ben artık fotosunu çekip atıyorum. unutmayalım anısı kalsın diye aksi takdirde eve sığamayız.

aysegul said...

evet karsidaki parklarda daha cok anne var.. :-((

yasemin said...

evet polente, arayıp sorarlar ne yaptınız diye. ben de zorlanırdım ama derdim artık başka yere yolladık, nereye diye soranlar da olurdu. eh sen sordun, şuraya yolladık.

Anonymous said...

Kultur olarak hep yalan soyleme yatkınlığımızdan bahsediliyor..Bence onun yanında bir baska problem daha var..Kulturdeki Yalan duyma isteği..yatkınlığı..Simdi bir siyasetci dusunun uke olarak ekonomik olarak kotu durumdayız daha cok calışmalıyız mı derse yoksa uc anahtar dağıtacağım derse mi secimi kazanıyor..

O buyuk plazalar icinde universite mezunu çalışanlar mutlu edilmek icin her geribildirimde yalanları duymak istiyor... Bu ihtiyaca gore yeni bir kavram ortaya cıkıyor "durumsal liderlik" .. yani herkesin beklediği yalanı soyle..

Sabah simitçiye "simit neden soguk" diye soruyorsun.."abi fırında elektrik kesilmiş" diye cevap aldıgında " ha oyle mi gecmiş olsun" diyip simiti soguk soguk yemeye razı oluyorsun. "Ya kardeşim niye başka fırından almadın" demiyorsun..

Yani başka bir bakış acısı yalana talep var, dolayısıyla arzda yeterince var ortamlarda.

Gerceği sorgulamadan, soru sormadan yetişmiş bir kulturde yalan ancak iki taraflı anlık konfor ama uzun vadede neler kopup gidiyor, yitiyor? sonrasında başka buyuk yalanlarla kapatma derdi... Ne uzaya ne fezaya...:-))

Ilker

Onur said...

Yalan konusunda arz/talep ilişkisi ne kadar etkin emin değilim. Sonuçta yalanla beslenen bir toplum değiliz diye düşünürüm. Daha çok, gerçekle yalanın farkına varamayacak bir körlük , yalanla mücadele etmektense boşvermişliği tercih eden bir edilgenlik hakim bu topraklara. İlkinde gençlikten yana ümidim var, ama ikincisi sanki değişmez bir veri yazıkki...

Anonymous said...

Yasemin bu post dusunce formu gibi oldu...:-))

Onur, soylemeye calıştığım senin de soylediğin ikincisi..Yalanı kabullenmeye duymaya yatkınlıklık, bilmem bosvermişlikten? aşırı duygusallıktan? savunma mekanızmalarından? korkulardan?

Ben bilmem...

"Talep" tırnak icinde kullanılmalıydı..

"Halk bunu istiyor" gibi....

Yemezler Diyecek gucun varsa yalan da soyleyemezsin gibime geliyor..yanılıyor olabilirim..


yasemin said...

Duygularımızı en çok tetikleyen, neredeyse hiç düşünmemize gerek kalmaksızın tepki vermemize sebep olan durumlar binlerce yıldır aynı: haksızlık (öfkelendirir), aldatmaca (öfkelendirir).

burdan:
http://www.birgun.net/yazi-goster/yanki-yazgan/15-9-2013/gucu-kaybetme-korkusu-insani-bozar-589.html